5 Mayıs 2011 Perşembe

Gök Kuşağı (15.Bölüm)



Yazan: Na Young
O tarafa ulaşmam, bu halde imkânsızdı. Yapamayacağımı
anladığında geri gelmemi söyledi.
“Senin telefonun yok mu?”
Nerden bilebilirim, hiçbir şey hatırlamıyorum ki!
“Bilmiyorum..”
“Nasıl bilmiyorsun ya?!”
“Hatırlamıyorum, hiçbir şey hatırlamıyorum!”
Sonra ikimizde sustuk. Sadece, oturup bir arabanın gelmesini
bekledik. Bir iki saat sonra dayanamayınca konuşmaya başladı.
“Hadi, gidip arabana bakalım. Belki telefonun hâlâ
sağlamdır.”
“Ya bu sırada bir araba gelirse?”
Biraz düşündükten sonra, bu fikri onayladı.
“O zaman, ben gidip bakıyorum. Sende bir araba gelirse onu
durdur. Ne olursa olsun durdur!”
Başımı aşağı yukarı salladım. Sinirliydi, her halinden
belli. Doğaldı böyle davranışlar sergilemesi. Ölümden dönmüştük ne de olsa.
Biraz sonra bağırmaya başladı.
“Buldum, buldum!”
Hemen yanına gittim.
“Hadi, çabuk polisi ara ambulans çağır bir şeyler yap!”
---
Yaklaşık bir saat sonra bir polis arabası ve bir ambulans
gelmişti. Şimdi derin ve rahat bir nefes almalıydım!
Hemen sedyelere alıp hastaneye götürdüler bizi. Ambulans’a
bindikten sonra bayılmış olmalıyım, sonrasını hatırlamıyorum.
---
Gözlerimi açtığımda, bir yatağın üstünde yatıyordum. Diğer
tarafta aynı benim gibi bir adam daha uyuyordu. Hareket etmeye çalıştım ama,
yapamadım. Çok yorulmuştum.
Gözlerimi biraz tavanın üzerine gezdirdikten sonra, birinin
sesiyle kafamı sola çevirdim.
“Biraz daha dikkatli olsaydın, şuan burada olmazdık.
Farkındasın değil mi? Ehliyeti nerden aldın sen, kasaptan filan mı?”
Gözlerimi tekrar tavanda gezdirdim.
“Bilmiyorum..”
Sesini biraz daha yumuşattı.
“Gerçekten, hiçbir şey hatırlamıyor musun?”
Ona bakmadan, konuşmama devam ettim.
“Evet..”
O da tekrar kafasını başka yöne çevirdi.
“Üzücü..”
Sinirlendim, böyle bir şey söylemesini kim istedi ki?
“Fikrini sorduğumu hatırlamıyorum.”
Hem yakışıklı, hem sinir bozucu, hem de..! İnsanlar böylede
doğabiliyormuş demek ki. Daha sonra bana, tekrar, gülümseyerek ve bakmadan
konuştu.
“Güzel olduğunuz kadar, ukalasınız da.”
Güldüm, bu hâlde bile espri yapabiliyorsa, komik birisi
olmalı. Bana bakıp, güldüğümü görünce o da güldü.
“Ne oldu, hoşuna mı gitti?”
Gülmeyi bırakıp, ciddi bir tavır takındım.
“Hayıır.”
Ama o, hâla gülümsüyordu.
“Her ne kadar kazayı sen yapmış olsan da, beni kurtardığın
için.. teşekkür ederim..”
Bana dönüp konuştuğunu hissedince bende ona döndüm.
“Ölebilirdin de.”
Daha sonra içeriye, beyaz önlüklü, bir doktor girdi. Bizim
konuştuğumuzu görünce gülümseyip konuşmaya başladı.
“Konuştuğunuza göre, iyileşmeye başlamışsınız bile!”
Doktor’un yüzünde, hastalarına yaşama sevinci veren bir
gülümsemesi vardı. Gerçek yaşını bilmiyorum ama, burdan bakınca 20 yaşında
gösteriyordu! Oldukça yakışıklıydı. Yanımdaki, ona bakıp konuşmaya başladı.
“Burada daha ne kadar kalacağız, Jungmin?”
Hmm.. Adı Jungmin’miş. Bir doktor için, fazla genç!
Gözlerini kısıp, cevap verdi.
“Yaklaşıık.. 2 hafta!”
Hemen oturduğu yerden hızlıca doğrulup, genç doktora büyük
gözlerle baktı.
“Nee!”
Jungmin, hemen onun yanına geldi. Elleriyle omuzlarından
tutup geriye itti.
“Böyle yaparsan, burdan hiç çıkamazsın!”
Genç adam, sinirden saçlarını dağıttı ve sinirli konuştu.
“Burası hastane değil cehennem! 2 hafta burada geçer mi ya?”
Jungmin, hastasına gülümsedikten sonra dışarı çıkmak için
arkasını döndü. Bu sırada, adını bilmediğim adam, ona seslendi.
“Diğer hastana bakmayacak mısın? Hafızasını kaybetmiş
duruyor.”
Doktor, arkasını dönmeden cevap verdi.
“Biliyorum..”
Ardından, dışarı çıktı. O dışarı çıkar çıkmaz, adını merak
ettiğim için, sordum.
“Sen kimsin?”
“Adım, Hyun Cheol. Park Hyun Cheol.”
Daha sonra derin bir sessizlik oldu. Birkaç dakika sonra,
safça bana adımı sordu. Hafızamın olmadığını unutmuş olmalıydı. Yaptığı
aptallığı fark edip benden özür diledi. Saat geç olduğundan birkaç saat sonra
da uykuya daldık.
---
Sabah olduğunda, ellerimi yumruk yapıp gözlerimi ovuşturdum.
Hyun Cheol, pencerenin yanında, koltuk değnekleriyle dışarı bakıyordu.
Uyandığımı fark edince arkasını döndü.
“Ah, uyanmışsın!”
Ona gülümsedim. Daha sonra kolumu kaldırıp yüzümü
yokladığımda, şargılar olduğunu fark ettim.
[Geri Dönüş]“Ya! Jungmin.. Onun bir resmini buldum. Çok.. Çok güzelmiş.
Onu eskisi gibi yapamaz mısın? Lütfen.. Benim yüzümden, daha sonra acı
çekmesini istemiyorum! Zaten.. kanser olduğunu söyledin.. Kısacık yaşamında,
üzülmesini istemezsin, öyle değil mi?”
Jungmin başını eğdi.
“Onu eskisi gibi yapamam, üzgünüm..”
“Jungmin, lütfen! Yalvarıyorum.. Ne kadar lazımsa hepsini
ben öderim!”
“Ama.. Eskisi gibi yapamam ama.. Eskisinden daha güzel
yapabilirim!”
Hyun Cheol’un içi rahatladı. Jungmin’e sarılıp belini biraz
eğdi.
“Teşekkür ederim, Jungmin! Teşekkür ederim.”
[Geri Dönüş, Son.]“Bunlar.. Bunlar ne Hyun Cheol?”
Cheol, yanıma yaklaştı. İfadesini değiştirmeden konuştu.
“Yüzünde birkaç yara varmış. Onların kapanması için olduğunu
söylediler.”
Onun söylediklerini anlamlı buldum ve üzerinde fazla
durmadım.
“Hyun Cheol, dışarısı güzel mi?”
Cheol, gülümsedi, elindeki değnekleri yatağın kenarına
bırakıp yanıma oturdu.
“Karşıda kocaman bir park ve orda oynayan çocuklar var.”
Gülümsemiştim ama yüzümde aptal sargılar olduğu için o bunu
görmedi.
“Burdan çıktığımda, oraya gitmek istiyorum! Beni, oraya
götürür müsün?”
Cheol, güldü.
“Nesin sen? Küçük bir çocuk mu?”
Bu.. Küçük çocuk.. Neden bu kelimeler bana tanıdık geliryor?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder