Yazan: Na Young
Okulun ilk günü böylesine büyük bir maceranın içinde olmak…
Bu sorun yaratmaktan daha eğlenceli. Bu kadın hakkında şüphelerim var ama
yakında son bulacak. Yani sanırım…
Işıklar açıldığında neye uğradığımı şaşırdım. Kekeleyerek
“B.. Bu?” diyebildim. Böyle bir şeyle karşılaşacağım, aklımın en ücra
köşesinden bile geçmezdi.
Karşımda değişik ışıklı oyuncaklar ve bir masa vardı. Burası
neydi? Bir çocuğun odası mı? Duvarlardaki, üzerinde “I ♥ You” yazan, ayıcıklar
tarafından istila edilmiş gibiydi. Avize ise büyük, hatta devasa büyüklükteki
bir kalp biçimindeydi. Her şeyiyle tıpa tıp bir çocuk odası gibiydi.
Bu kadın… Neden beni peşinden sürükleyip buraya getirmişti?
En önemlisi bu kadın kimdi?
Beynimden bunun gibi birçok düşünceyle savaş verirken,
eliyle bana masanın önündeki iki sandalyeyi gösterdi.
“Oturabilirsin, Park Yo Sun.”
İsmimi söylerken zorlanmıştı. Sanki… Sanki boğazında bir şey
varmış gibi.
Bunun yanında, on dakika önceki ser kadın tiplemesinden ve o
tok sesinden adeta eser kalmamıştı. Ne yapmaya çalışıyordu?
Söylediği kelimeler aklıma 1-2 saniye sonra anca
girebilmişti. Yavaş adımlarla gösterdiği yere oturdum.
İki elimi birleştirmiştim, başım eğikti ve düşünüyordum.
Tamam, korkmuştum ama bu kadın ne yapıyordu? Anlamak istiyorum. Sadece anlamak.
“Beni.. Neden çağırdınız, Mrs. Kim?”
“Ben.. Nasıl başlayacağımı bilmiyorum aslında. İlk önce
tanışalım istersen?”
“Benim adımı çoktan öğrenmişsiniz ve bende zaten adınızı
biliyorum.. Mrs. Kim.”
Her cümlenin sonunda onun adını gayet resmi bir şekilde
söylüyordum. Bunu yaptığımda vücuduna bir ok yemiş gibi görünüyordu. Acı acı
gülümsedi.
“Sence bir insanı tanımak için sadece ismini bilmek
yeterlimidir? Neden sınıfta sert bir kadınmışım gibi göründüğümü ve şimdi ise
normal bir insan gibi konuştuğumu merak etmiyor musun?”
Bütün bunları bir nefeste söylemişti.
“Peki, Mrs. Kim, kendinizi tanıtın.”
Bu durumdan kurtulmak istiyordum. Ne yapmalıyım?
“Ben, insanları çok iyi tanırım. Her insan farklıdır ve
farklı insanlara farklı davranmak gerektiği düşünüyorum. Ve sen Park Yo Sun.
Sen farklısın.”
Hemen savunmaya geçtim.
“Ne? Ne yani, ben nasıl bir insan mışım? Daha sadece adını
bildiğiniz bir insan üzerinde fazla yorum yapıyorsunuz, Mrs. Kim.”
“Hayır, seninle ilgili her şeyi biliyorum.”
Gözlerim büyüdü. Şaşırmıştım, ama konuştuktan sonra tekrar
başımı eğdiğim için o, bunu görmemişti.
“Nasıl, nasıl yani?”
“Ailen bana her şeyi anlattı. Seninle ilgili her şeyi; annen
ve babanın ayrı olduğunu, zengin olduğunuzu, senin sürekli önde olmak
istemeni…”
Ailem mi? Ah.. Annem!
“Lütfen bana kızgın olma.”
Öğretmen bunu söylerken, yalvarır gibiydi.
“Peki, Mrs. Kim, ama hâla beni neden buraya çağırdığınızı
söylemediniz.”
“Oh, evet. Özür dilerim.”
Yüzümü onun yüzüne çevirdim, öğretmen sözlerine devam etti.
“Ben, okulun müdürüyüm. Evet, burası benim odam ama kimsenin
odama girmesine izni yok çünkü bu yönümü kimseye göstermedim ama sen benim
aradığım insansın.”
Aradığı insan mı?
“Her yönüyle mükemmel birisin, Park Yo Sun. Senden benim
okulda yardımcım olmanı istiyorum. Eğer bunu kabul etmezsen arkadaş olabiliriz
öyle değil mi?”
Bunu neden benden istiyordu ki? Ona yardım edebilecek
binlerce öğrenci ve öğretmen vardı bu okulda. Ve en büyük soru; neden bir
müdürün odası bir çocuk odası gibi olurdu ki?
Bu kadın resmen aklımı okudu!
“Benim bir kızım vardı ama o zaman durumumuz iyi değildi ve
ona bakamadım. 6 aylıkken onu bir arkadaşıma verdim. Şimdi çok güzel ve çok
mutlu olduğunu biliyorum.”
Dersteki acımasız halinden eser kalmamıştı. Bir zavallı
gibiydi. Tiksindim.
“Özür dilerim Mrs. Kim, ama acınası insanlar benin arkadaşım
olmazlar. On dakika önceki halinizi şimdiki halinize tercih ederim. Tekrar özür
dilerim.”
Bunları söylerken başımı kaldırmıştım ve duvara bakmıştım.
Onun yüzüne bakmadan dışarı çıktım ve kapıyı yavaşça kapattım.
Dışarıdaki öğrenciler bana bir yaratıkmışım gibi
bakıyorlardı. Herhalde onun odasında giren biri olmadığı içindi.
Bu utanç verici olayı unutmak istiyordum. Pişmanlık
duyuyorum.
Hayır, bunu gerektirecek hiçbir şey yapmadım. Bu iyi bir
seçimdi.
“Boş versene.” diye düşündüm. Her zamanki gibi egomu tatmin
etmeye çalışıyordum. 3. kata geldiğimde karşımda fantastik beşli (!) duruyordu.
TaeMin ve Jinki’yi ilk kez görmüştüm. MinHo’yu gördüğümde
ise aklıma şu çekiliş olayı gelmişti. Kibum erken davrandı. Yanıma geldi.
“Tatilde aynı odada kalacağız.”
Tam bunun ne demek olduğunu soracaktım ki JongHyun telaşla
yanımıza yaklaştı.
“İyi misin? O kadın sana zarar vermedi değil mi? Kolların ve
bacakların yerinde mi?”
Güldüm, ciddi olduğunu sanmıyordum.
“Hadi ama ben ciddiyim.”
Bunu söylerken çocuksu bir tavır takınmıştı.
“ Evet, ben iyiyim ve o kadından korkmanıza gerek yok.”
Onları kendilerini rahat hissetmelerini ister gibiydim ama…
Hayır, sadece pişmanlık duygumu yenmeye çalışıyordum.
Hepsi şaşırmıştı. Hele TaeMin’in surat ifadesini görmeniz
gerek. Gözlerini büyütmüş, büyük bir şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“Ne yani? Onu öldürdün mü? Bunu gerçekten yapmış olman
mükemmel. Ama şimdi başın dertte. Cesedi bence denize atmalıyız. YoSun, söyle
bana bu suçla bir ömür boyu nasıl yaşayacaksın ha?”
Onun bu tatlı haline gülmemek elde değildi. Oynadığı oyunu
devam ettirmek istedim.
“Evet, onu öldürdüm.”
Bu son cümleyi değişik söylemiş olmam gerek ki hepsi kendini
geriye attı. Onların bu hallerine güldüm ama aklım hâla şu tatil olayındaydı.
Bu kadar şanssızlık olamaz. Zil çalmıştı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder