4 Mayıs 2011 Çarşamba

Gök Kuşağı (4.Bölüm)


Yazan: Na Young


Bu sesten nefret etmeliydim. Derin bir nefes aldım. Olanı
öğrenmek için önümde kocaman bir gün vardı.
“Hadi sınıfa gidelim.”
Sınıfa doğru gitmek için attığım il adımda biri koluma girdi
ve beni koşturmaya başladı. Kim olduğunu öğrenmek için yüzüne bakmak istedim
ama beni arkasına takıp götürdüğü için göremedim.
Kim böyle bir şey yapmaya cüret edebilirdi? Kimdi bu aptal?
Yorulmaya başlamıştım, beni sonunda boş sınıfların olduğu
bir koridora götürdü. Bir sınıfın önünde durduk. Ne olduğunu anlamıyordum, yorulmuştum.
Elimi dizlerimin üstüne koydum, eğildim ve hızlı hızlı nefes
alıp vermeye başladım. Kendimi toparlayınca başımı kaldırdım ve suratına
baktım.
Karşımda kızıl saçlı, benim boylarımda biri duruyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Beni dinle ufaklık…”
Ufaklık mı? Bu kendini ne sanıyordu?
“Bunu söylediğinde seni öldürmediğim için bana
şükretmelisin.”
Tam bu sırada JongHyun koşarak geliyordu. Ne güzel, bir o
yoktu. Ne olduğunu anlamadan adam, onun gömleğinin yakasında tuttu.
“Buradan gitmek için üç saniyen var.”
Ne yapmaya çalışıyordu bu? Sinirlenmiştim. Ellerini
Jonghyun’un üzerinden çekmesi için çekiştirmeye başladım.
“Onun bırakmak için üç saniyen var, beni buralara kadar bu
şekilde getirdiğine göre sana yapacaklarımdan haberin olmalı.”
Ciddiydim, onu orada, öğrendiğim, binlerce çeşit savunma
teknikleriyle yere serebilirdim.
“1”
Birbirlerini bıraktılar, olması gereken de buydu zaten.
“JongHyun, lütfen… Buradan uzaklaş.”
“Hayır, bu adam sana her şeyi yapabilir. Burada kalıp seni koruyabilirim.”
“Bana daha ne kadar aptallıklarını göstereceksin? Daha
kendini bile koruyamazken, beni mi koruyacaksın?”
Sinirliydim, hemde çok. Bağırmıştım. JongHyun ne yapacağını
şaşırmış olmalıydı.
Bir şeyler söylemek için uğraştı ama başaramadı. Daha sonra
derin bir nefes aldı, yürüyerek koridorun sonuna doğru ilerledi.
İkimizde onun arkasından bakıyorduk. Gittiğinden tamamen
emin olduğunda beni kendine çevirdi. Bu adam beni deli ediyordu.
“Kimsin sen?”
“Adım Jaejin, eğer aptalca soruların bittiyse beni çok iyi
dinle.”
Yakışıklı, bir o kadar da sinir bozucu… Nefret etmeye
başladım.
“Sana benimle böyle konuşman için kim izin veriyor?”
“Seni Mrs. Kim’in odasından çıkarken gördüm. O odaya
kimsenin girmesine izin yok. Benim bile…”
“Bu normal bir şey. Sıradan bir öğrencinin odasına girmesine
izin vermez.”
“Ben onun oğluyum.”
Oğlu mu? Onun bir çocuğu mu vardı? Bundan bahsetmediği için
bilmiyordum.
“Hmm?”
“Bana bak, ben onun gerçek oğlu değilim. Bana Mrs. Kim’in
anlattığına göre küçükken benim gerçek annem, beni Mrs. Kim’e vermiş. Annem,
Mrs. Kim’in kız kardeşi. Mrs. Kim de kendi kızını kardeşine verip aralarında
bir değiş tokuş yapmışlar. Çünkü, Mrs. Kim’in kocası kansermiş ve ölmeden Mrs.
Kim hamileymiş. Son isteği ise erkek bir çocuk sahibi olmakmış. Mrs. Kim
ölmeden önce onun mutlu olmasını istemiş ve ona erkek bir çocukları olacağını
söylemiş. İki yıl böyle sürüp gitmiş, sonunda Mr. Kim ölünce Mrs. Kim gerçek
kızını kardeşinden istemiş ama kardeşi onu vermemiş. Sen Park Yo Sun. O kız
sensin.”
Gülmeye başladım, hatta gülmüyordum kahkaha atıyordum. Bana
aptalmışım gibi bakıyordu.
“Ordan bakınca çok mu saf görünüyorum, JaeJin?”
“H..hı?”
“Bütün bu uydurmalara inanacağımı mı zannettin?”
“Hayır, hepsi gerçek. Lütfen… lütfen inan bana. On sekiz
yıldır annesiz yaşıyorum Yosun. Beni anneme götürebilecek tek kişi sensin.”
“Ah.. Hadi ama. Bunlara inanmıyorum.”
Arkamı dönüp yürümeye başladım. Söyledikleri ve yaşananlar
aklıma canlanıyordu. Bir dakika…
-Geri Dönüş-

Tam bu sırada JongHyun koşarak geliyordu. Ne güzel, bir o
yoktu. Ne olduğunu anlamadan adam, onun gömleğinin yakasında tuttu.
“Buradan gitmek için üç saniyen var.”
Ne yapmaya çalışıyordu bu? Sinirlenmiştim. Ellerini
Jonghyun’un üzerinden çekmesi için çekiştirmeye başladım.
“Onun bırakmak için üç saniyen var, beni buralara kadar bu
şekilde getirdiğine göre sana yapacaklarımdan haberin olmalı.”
Ciddiydim, onu orada, öğrendiğim, binlerce çeşit savunma
teknikleriyle yere serebilirdim.
“1”
Birbirlerini bıraktılar, olması gereken de buydu zaten.
“JongHyun, lütfen… Buradan uzaklaş.”
-Geri Dönüş, Son-

Lütfen mi? Ben lütfen mi demiştim? Hayatım boyunca “Yalvarma
Kelimesi” olarak kabullendiğim kelimeyi kullanmıştım.
Bu bir gelişmeydi. Bu okul beni değiştirmeye başlamıştı.
Daha ilk bir saatinde bunu yapmam…
Ama şimdi bunları düşünmeye vaktim yoktu. Sınıfa yetişmek
için hızlı olmam gerektiği aklıma geldi. Koşmaya başladım.
Sınıfın kapısına geldiğimde şansımdan öğretmen yoktu. Hemen
sınıfa girdim. Minho yanıma oturdu.
“Ne oldu, o adam kimdi?”
“Boş ver. Jonghyun nerde?”
“Bilmiyorum, senin arkandan koşmuştu. O zamandan beri yok.”
Nereye gitmiş olabilirdi ki? Ders biraz sonra başlayacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder