6 Mayıs 2011 Cuma

Kılıç (12. Bölüm)






12. Bölüm


sorduğu soru, yarama kocaman bir tuz bastı... aylardır içimde taşıdığım yaranın yeniden sızlamasına neden oldu... ağacın gövdesine başımı yasladım ve uzaklara bakarak devem ettim..."çok ince bir çizgi var arsında... her an birbirine karışacak kadar yakınlar birbirlerine...""peki sence hangisi daha kötü...?" deri bir nefes aldım ve devem ettim..."bence ikisi de çok kötü...""bence de... ama her sır yada yalan bir gün açığa çıkar...sonsuza kadar saklı kalamaz...""evet... açığa çıkınca da önüne kattığı her şeyi silip süpürür... geride acı ve kırık bir kalpten başka bir şey bırakmaz...""insanlar bu sonuçları bildikleri halde neden sır saklamayı yada yalan söylemeyi tercih ederler ki...?""mecbur oldukları için...""ama günün birinde açığa çıkacak nasıl olsa... saklamak niye...?!""kaybetme korkusu yüzünden...""neyi...""sevdiği insanı... hiç kimse isteyerek yalan söylemez yada sır saklamaz... buna mecbur olduğu için bunu yapar... başlangıçta hesap edemezsin sonuçlarının nereye varacağını... ve o artık senin hayatının bir parçası olduğunda bir bakarsın geriye dönmek artık imkansızdır... en kötüsü de...""en kötüsü...""sevdiğin insanların gözlerine baka baka bu yalanı sürdürmen... bu sırrı saklamaktan yada yalan söylemekten daha acı verici olur... çünkü yeni doğan her güne bu yalanla başlarsın ve sevdiğin insanı her gün bir kez daha kandırırsın... ama bir gün... bir gün sevdiğin insana ihanet etmenin verdiği vicdan azabı onu kaybetmekten daha ağır basmaya başlar... o gün sevdiğin insanı kaybetme pahasına da olsa, gerçekleri anlatırsın...""senin hiç saklamak zorunda olduğun sırrın oldu mu...?""herkesin sırları vardır song...""gerçekten seven insan, sırrın arkasında saklanan nedeni anlar... affedebilir o zaman...""belki..."



bir süre sessiz kaldık... hiç bir şey söylemedik... içimdeki zehrin birazını akıttığımı hissettim... ama kalan kısmı hala beni kavurmaya devam ediyor... ve vicdan azabın giderek katlanıyor... song kaybetmek yada bu vicdan azabıyla yola devam etmek... nereye kadar böyle devam edeceğimi bilemiyorum... başımı ağacın gövdesine tekrar dayadım ve gözlerimi kapadım...



---song---



dong konuştukça içinde nasıl büyük acılar taşıdığını anladım... bu sırrın onu her gün nasıl eriyip bitirdiğini gördüm... vicdan azabının altında kıvranan kalbini gördüm... o an ellerini tutmak, başını göğsüme bastırıp bütün acılarını silmek istedim... ama beklemek zorundayım... beni kaybetme korkusuna yenik düşene kadar beklemek zorundayım...





---maya---



kalbimin bir mengene de acımasızca sıkıştırıldığını hissediyorum... kalbimde kocaman bir boşluk oluştu, ben nefes aldıkça bu boşluk daha da büyüyor, büyüdükçe daha da acıtıyor beni... canım çok yanıyor, kıvranıyorum... aşkın böyle bir şey olduğunu nasıl tahmin edebilirdim...? bu kadar acı verdiğini, insanın bu kadar yaraladığını...bana onu sevdiğini söyledi... kalbinde sadece ona yer olduğunu... bütün bedenim paramparça... yok olmak, bitmek istiyorum sadece... ufak bir toz zeresi olup yok olmak...



**"prenses hazretleri... efendim beni duyuyor musunuz...?"



gözlerimi araladığımda karşımda dadımı gördüm... başımda geçmeyen lanet bir ağrı var... dadı neden uyandırdın ki beni... ban bu kötülüğü neden yapıyorsun ki... kalbimin ağrımadığı tek an uyuduğum an... bunu benim elimden neden alıyorsun ki...



"evet dadı ne var...""efendim, majesteleri ve kraliçe hazretretleri sizi merak ediyorlar... günlerdir uyuyorsunuz..." bana acıklı gözlerle bakıp "çok kötü durumdasınız..." dedi... ağzımın kenarıyla alaycı bir şekilde gülümseyip, yavaşça yataktan doğruldum..."demek merak etmişler öyle mi...? bir sonraki anlaşmanın karşı geçmesi için feda edilecek kurbanın besili olması gerek çünkü...""prenses hazretleri, lütfen...""yalan mı söylüyorum dadı... gerçekten bu kadar umurlarında mıyım...? en yatarken kaç kez başıma geldi annnem.. hadi çekinme söyle..."prenses hazretleri...""gelmedi değil mi... yo yo buna kırılmıyorum, durumumu saray hekiminden öğrenmek daha mantıklı çünkü..."



gözlerime yaşlar doldu...



"bu hayattan nefret ediyorum dadı... herkesten her şeyden... yok olup gitmek istiyorum dadı... kendimden nefret ediyorum... bu kadar zayıf ve çaresiz olduğum için... kendim için hiç bir şey yapamadığım için..." ellerimi yüzüme kapattım... dadım yavaşça ellerimi tuttu ve bana şefkat dolu gözlerle bakıp devam etti.



"prenses hazretleri... güçlü olmak zorundasınız... böyle şeylerin sizi sarsmasına izin vermeyin... hem... hem bu şekilde bitmesi sizin için daha iyi... sakın bana kızmayın... ona daha fazla bağlandığınız da daha fazla acı çekecektiniz... hem bu işin sonu yok... siz bir prensessiniz, o sizin muhafınız... siz... siz farklı yaşamların insanlarısınız... kalbiniz onu sevmiş olabilir ama siz bir pensessiniz... lütfen efendim, bir bu açıdan düşünün...""dadı bunları düşünmediğimi mi sanıyorsun...defalarca düşündüm, defalarca kendimi uzak tutmaya çalıştım ama bu çok farklı bir duygu, farklı bir istek... onu bir kerecik görebilme uğruna bütün riskleri göze alababileceğimi düşünüyorum... mantığımı tamamen devre dışı bırakan bir durum bu...""ama bitecek efendim... sizi ne kadar acı verse de günün birinde bitecek... bir zaman sonra arkaya baktığınızda sadece yüzünüzü gülümseten bir anı olarak kalacak... daha çok gençsiniz efendim... unutacaksınız...""umarım dadı umarım..."



konuşmak bile bana daha fazla acı veriyordu... yatağımı yeniden uzandım ve başımı yorganın içine gömdüm... uyumak ve acılarımdan kısa süreliğine de olsa sıyrılmak istiyorum... ama kulaklarımda sözleri çınlayıp duruyor...



---eun-dong---



songla birlikte kalacağımız yeni yere geldik... allahım bu oda küçücük... iki adımlık bir yer sadece, daha geniş olamaz mıydı...? heyecandan kalbim deli gibi çarpıyor... daha önce sonla hiç birebir bir yerde kalmamıştık... şimdi bu avuç kadar odada yapayalnız kaldık... numaradan geniş geniş esniyorum...



"off ne kadar da çok uykum varmış... hadi ben yatıyorum... çok yorucu bir gündü zaten... hadi iyi uykular...""sana da dong sana da..."



hemen duvarın köşesine kıvrılıp kaldım... yüzüm duvara sırtım song a dönük... korkudan yüzümü çeviremiyorum bile gözlerimi sıkıca yumdum... böyle zamanlarda insanın aklına en olmadık anlar gelip duruyor... gidin düşünceler gidin başımdan... off ne berbat bi durum...



**



"dong uyanmıyor musun...?" gözlerimi yavşça aralıyorum... kendimi song la burun buruna buluyorum... hemen geri çekiyorum kendimi... ahh duvara çarptım... off ne dar yer burası... song kıs kıs gülüyor..."ne oldu, niye güldün...?""sana...""bana mı...?!""şu haline baksana... hortlak görmüş gibi..."



gerçekten bu kadar çok mu tepki verdim... off yüzüm kızarıyor yine... ne vardı sanki bana bu kadar yakın duracak... uzaktan seslensen duyardım ben... :S"hadi toparlan, bize verecekleri özel ödülü almaya gidelim...""özel ödül mü...? aaa evet, nasıl unuttum...""acaba ne ödül verecekler...?""büyük kocaman bir şey olsun bence... paylaşması kolay olur... heheheee...""büyük parça benim...""nedenmiş o, dövüşen benim bir kere...""hadi çekirge hadi.. seni yetiştiren de benim ama...""neyse, ödülü görelim, ona göre bir şeyler düşünürüz artık..."



keyifli keyifli müdüriyete doğru ilerledik... aklımda ödülün ne olacağını tasarlıyorum... lezzetli koca bir porsiyon yemek...? hayır bu çok küçük kalır... para ödülü mü yoksa...? sanmam, parayı kim kaybetmiş ki biz bulalım... hem bunlardan parada çıkmaz ki... acaba dövüş aleti falan mı vercekler...? bak işte buna hayır demem... büyük bir kılıcım olsa ne süper olur ama...?



"hadi çekirge hadi... oyalanma...""tamam geldim..."



dün beni tebrik eden ustanın tam karşısında el pençe divan duruyoruz... ödülü o kadar çok merak ediyorum ki...



-dışarı-"bu ne şimdi ödül mü ceza mı anlamadım gitti...""bende...""tamam, bir büyük porsiyon yemekte olabilirdi...""hahahaaa... sen ödül olarak böyle bir şey mi hayal etttin...? hahahaaa...""ne var fena mı...? her gün pirinç yemekten iyidir...""burası dövüş kampı, aşçı kampı değil... ilahi dong...""peki biz şimdi o kadar yolu nasıl gideceğiz...?""atla tabi... ata binmeyi biliyorsun değil mi...?""hah, tabi ki biliyorum... eski evimizdeki ata ben bakardım...""iyi bari...""yemekten sonra çıkın dedi... sahi bu getireceğimiz önemli şey sence ne...?""bilmem... burda soruları biz değil, onlar sorar... boşver... hem kötü mü, gezmiş oluruz...""ya, ne gezme ama..."



bize verdikleri ödül, dangsan dağının ardındaki tapınaktan bir emaneti alıp buraya getirmek... ne ödül ama...!



***"saatlerdir, ilerliyoruz, biraz şurda dinlensek ne olur...""sen de amma, mızmız çıktın çekirge, dakka başı mola verirsek, bu yol bitmez...""hah...! daha ilk molamız bu...""handa da mola verebiliriz ama... hem bir dövüşçünün güçlü olması gerekir... sen bu halde nasıl aileni bulacaksın şaşıyorum...?""merak etme, ben başımın çaresine bakarım..."



dedim ve hızla attan inip, derenin kenarından su doldurup yeniden ata doğru yöneldim... baktım song attan inmiş beni takip ediyor..."ne o mola vermiyor muyuz...?""sen ne biçim ustasın, usta dediğin dirençli olmalı... hem dakika başı mola verirsek bu yol nasıl biter...?!"



atın eğerinden hızlıca çektim ve son sürat atı koşturmaya başladım... bu çocuğu anlamak bazen gerçekten imkansız...



akşama kadar at tepesinde yol gittik... ama tek kelimeyle bittim... yorgunluktan ölmek üzereyim... inadımdan, yoruldum mola verelim de diyemedim... off ölmek üzereyim...



"ileride bir han var... birazdan orda oluruz...""birazdan derken..." gülümsedi ve "şu ağaçların arkasında hemen..." dedi... gülecek ne var şimdi...? sanırım halim berbat görünüyor... marifetini beğenmiştir umarım... bir kızın üzerine bu kadarda gidilmez ki... birden yaram tekrar sızlamaya başladı... ben onun çelimsiz zayıf çekirgesiyim sadece... o kadar...



hanın önüne kadar atlarla geldik... song attan indi ve içeri boş yer olup olmadığını sormak için gitti... ben hala atın tepesindeyim... uyumamak için kendimi zor tutuyorum...



"içeri tıklım tıklım dolu...""ne...?!""evet, en yakın hana ancak sabaha doğru ulaşabilirmişiz... burdan çok uzakta...""olamaz... ne yapacağız peki...""geceyi ormanda geçireceğiz tabi...""burda ormanda mı...?!""evet... tapınağın bahçesinde geçirğimiz geceyi düşün...""ama orası tapınağın bahçesiydi, burası orman...""merak etme... bir ateş yakarız, hiç bir hayvan gelmeye cesaret edemez..."



geceyi ormanda geçirmek... kulağa gerçekten ürkütücü geliyor... birden bütün uykum kaçtı... al işte şimdi ne olacak...?!



ormanda ağaçalrla kaplı bir düzlük bulduk... burası aslında o kadarda ürkütücü değilmiş... sıradna bir orman sadece... tapınağın bahçesinden ne farkı var ki...? atlarımızı bize yakın ağaçların dallaına bağladık... song hemen sağdan soldan çalı çırpı topalmay başladı, bende ona yardım ettim... ay ışığı da olmasa, önümü göremeyeceğiz... baya çalı çırpı biriktikten sonra song cebinden çıkardığı iki çakı taşıyla küçük çalıları tutuşturmaya çalışıyor... ben de yakınlardan bulduğum taşlarla ateşin etrafına set çekiyorum...



"acıktın mı...?""evet çekirge... sen...?""ben de... çantamda bir kaç bir şey var... onlarla idare edelim bu gece...""olur... ateş yandı..."



atın heybesinden çıkardığım iki parça ekmeği kucağıma basıp ateşe doğru koştum...



"tebrikler...""ee, ne sandın çekirge..." o gülünce ateşin yüzüne vuran ışığıyla güzel yüzü olduğu gibi ortaya çıktı... kalbim hızla atmaya başladı... toparlan eun...



bir ağacın altına oturduk... bir yandan ekmeğimizi yiyor, bir yandan da ateşi izliyoruz... aklımda dünkü konuşmalarımız, dolanıp duruyor... bana "gerçekten seven arkasında yatan nedeni görüp affedebilir" dedi... yediğim lokma boğazıma takıldı birden... song beni affedebilir mi acaba...? ona bunca zaman yalan söyledim... beni gerçekten affedebilir mi...?



kalbim korkuyla çarpmaya başladı... bir an song un yüzüne baktım... o kadar masum ki... gerçği öğrendiğinde de bu kadar masum durabilecek mi...? ya bana kızıp beni bırakırsa... ama vicdan azabından artık duramıyorum... o bana bu kadar iyi davranırken -itiraf ediyorum her zaman değil- ama sürekli yanımda olan o... ve ben her gün bu yalanla yaşamaya devam ediyorum...



sözcükler dilimin ucuna kadar geliyor... heyecandan ve korkudan kalbim yerinden oynayacakmış gibi... o anının şimdi olduğunu hissediyorum... kendime an azından ekmeğim bitene kadar zaman tanımak istiyorum... ama lokmalar boğazımdan geçmiyor...



artık zamanı geldi... ekmeği yavaşça yanıma koyuyorum... song bakıyorum... uzaktan ateşi izliyor... çoktan ekmeğini bitirmiş bile... boğazımı temizliyorum...



"song...""evet...""bunu sana daha önce söylemem gerekti... ama ben... ben cesaret edemedim...""dong...""lütfen lafımı kesme... beni sonuna kadar dinle lütfen... sözlerim bittikten sonra istediğini yapabilrisin..."derin bir nefes alıyorum... yüzüne bakmaya cesaret edemiyorum.. sadece önüme bakıp devam ediyorum..."yaptığım şeyin savunulacak bir tarafı olmadığını biliyorum... ama mecburiyetler ve çaresizlik insana yapmam dediğin şeyleri yaptırıyor... başlarda hayatta kalabilmek içindi, sonraları ailemi bulmak için devam ettim... üzerime yapışıp kaldı, söküp atmak o kadar zor ki bunu... aslında hala devam edebilirdim ama vicdan azabı tüm benliğimi kavururken daha fazla devam edemeyeceğimi anladım... sana daha fazla bunu yapmak, buna devam etmek istemiyorum... öğrendiğinde bana kız, küfret hatta döv bile beni... ama artık umursamıyorum... alacağım her karşılık şu an çektiğim vicdan azabından daha iyidir... song... ben... ben aslında dong değilim..."



not: geçmiş bölümlere profilimden ulaşabilirsiniz... iyi okumalar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder