18. Bölüm
---eun---
şimdi içlerinden biri elinde kılıcıyla bana doğru emin adımlarla ilerliyor... aklımda soru işaretleri dolanıp dururken arada bir hala etrafı kolaçan ediyorum... her an yeni bir saldırıyla karşılaşabilirim...
adam bana doğru ilerledikçe yüzünde tanıdık bir şeyler görüyorum sanki...
nefesim kesilmeye başladı... kalbim deli gibi çarpıyor... şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyorum... elimdeki kılıcımı yavaşça aşağı doğru indirdim... hüzünlü gözlerle bana doğru iyice yaklaşmakta olana bakıyorum... kalbime derin bir acı saplanıp kalıyor... bu gördüğüm yüz bana eski anılarımı canlandırıyor... şimdi her şey gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor...
"sığıntı... en azından yediğin ekmeğin hakkını ver... talibin var... anne, lütfen... suları koy kenara, bakma öyle... birbirlerine çok yakışıyorlar..." kulaklarım bu sesler çınlarken gözlerimin önünden chun ve hyenin hayali takılıp kalıyor... onların dere kenarında birbirlerine gülerek bakarken benim elimde kovalarla olduğum yerde kalışım.... sonra chun un kovalarımı taşımak istemesi... zifiri karanlık bir gecede, çıkınımı alıp, meşe ağacının altına ağlayarak bana verdiği hediyelerini gömüşüm... dokunmaya bile kıyamadığım hediyelerimi toprağın altına öylece bırakışım...
her şey bir anda gözlerimin önünde geçip gitti... içimdeki acı chun a olan sevgiden değil, yıllar önce çektiğim acılardan kaynaklanıyor... ona baktığımda bir zamanlar sevdiğim adamı değil, bana acı veren hatıralar bütününün sadece bir parçasını görüyorum...
ve başımı yavaşça öne eğiyorum... ölen eunun yasını tutarcasına... çünkü ben rüzgarım...
başımı öne eğerken yüzümdeki peçeyi daha bir yukarı kaldırıyorum... sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde... chunla şimdi aramızda sadece iki adım var... kendinden emin dik duruşuyla söze başladı...
"karşılaşmanızı yarıda kestik sanırım...""ne istiyorsunuz...?""birini arıyoruz... adı rüzgar... tanıyor musun...?""neden arıyorsunuz onu...?"
bu sözümle zaten aranan kişinin ben olduğumu söylemiş oldum... bir kaşını kaldırıp devam etti...
"onu görmek isteyen biri var...""saray civarından tanıdığı yok ama...""o tanımasa bile onu tanıyanlar var...""rüzgar yeterince meşgul... görüşmek isteyeceğini sanmıyorum...""prenses olsa dahi mi...?""tanımadığım biriyle neden görüşmek isteyeyim ki...?""tanışmak için...""zamanım yok..."
hızla arkamı döndüm... birden omzumdan sertçe beni yakaladı ve döndürmeye çalıştı... ani bir hareketle kolunu çevirdim ve arkasına dayadım... bu beklenmedik hareket karşısında diğerleri silahlarına davrandılar... chun eliyle sakin olmalarını işaret etti...
"bu çok kısa bir görüşme olacak... kendi kanınızdan birilerini tanımak istemez misin...?"
kendi kanımdan birileri... bu içime usulca bir sıcaklık doldurdu... ama önce tapınağa gitmeliyim... song hakkında bilgi almalıyım...
"zamanı yok...""yarın sangwu tepesinde... güneş battıktan hemen sonra..."
cevap vermedim... usulca kolunu bıraktım... o kolu serbest kalınca hemen bana doğru döndü... gözlerinin içine baktım... orda eski chun u görmeyi umdum... ama ne ben eski ben, nede o eski chun... ki adım ilerledim durdum... kılıcımı omuzuma koyup, yan yan baktım... bunun anlamı, "gelmeyi düşüneceğim" demekti...
ben kılıcım omuzumda atıma doğru ilerledim... evet gelmeyi düşüneceğim... ama önce song u bulmak zorundayım...
hayat ne garip, bir zamanlar onun için evi terk edip gitmiştim... şimdi ise kolunu arkadan kıvıracak kadar ona sevgi beslemiyorum... zaman... gerçekten çok korkunçsun... herkesi eziyor ve değiştiriyorsun... senden korkuyorum... bir gün beni, benim bile tanıyamadığım birine dönüştürmenden korkuyorum...
---song---
tapınağa geldiğimde çoktan gece olmuştu bile... atımı tapınağın dışına bağladım... bir zamanlar eunla yaptığımız gibi duvardan atlayıp içeri girdim... gecenin ilerleyen saatleri, ortalıkta fazla kimse yok... direk odamıza doğru ilerledim... her adımda kalbim biraz daha hızlı atıyor, nefesim kalp atışlarımı dengeleyemiyor... eun u görecek olmak, ona sonunda kavuşacak olmak kalbimi deli gibi çarptırıyor... bu kadar ayrılıktan sonra bu sefer eun u geride bırakmayacağım... ellerinden tutup onu da götüreceğim...
kapının önündeyim artık... heyecandan öleceğimi sanıyorum... elim yavaşça kalktı, bir kez yutkunduktan sonra kapıyı çaldım... içeriden bir erkek sesi geldi... bu eun un sesi kesinlikle değildi... birden içimi koyu bir kıskançlık sardı... onu yüzlerce erkeğin arasında bırakabilirdim ama başka bir erkekle aynı odada bırakmak, işte buna tahammül edemezdim... sinirlice kapının açılmasını beklemeden kapıyı açtım... içeride bana şaşkın gözlerle bakan iki kişiyi buldum...
"dong nerde...?""hıh...?!""dong diyorum, burda kalıyordu...""ha... o.. o burda değil...""nerde peki, hangi odada...""o burda değil gitti... tapınaktan ayrıldı..."
öylece yerimde kala kalıyorum... hiç tepki vermeden... duyduklarımın doğru olmadığını yada yanlış anlamayı diliyorum... dong buda değil, ne demek...?! eun tapınaktan ayrılmış olabilir mi gerçekten...?
hızla içeri dalıyorum, hemen birini yakasından toplayıp, ayağa kaldırıyorum...
"ne demek burda değil...! nereye gitti...?! ne zaman gitti...?!!! söyleee...!""nolur bırak beni...""söyle çabuk...""tamam... nolur bırak anlatacağım..."
bir an ne yaptığımı zihnim tarttı... bu yaptığım yanlıştı... ama içime öyle bir ateş düştü ki, tüm sistemimi alt üst etti... çocuğun yakasını yavaşça bırakıyorum, yaptığımda utanırcasına, diğer bir köşede korkulu gözlerle bana bakan çocuğa bakıyorum...
"o gitti... neredeyse bir yıl olacak... önce song gitti ardından dong gitti...""peki neden gitti, nereye gitti...?" bunları acı dolu bir sesle söyledim... çocuk beni görünce korkularının bir kısmını yenip devam etti...
"o yıl zaten çok garip bir yıl oldu... song bir gün hiç kimseye haber vermeden çekip gitti... onu sadece uzaktan görmüşler... biri gelmiş ve onunla birlikte atına atlayıp gitmiş... ardından dong garip davranmaya başladı... ne yemek yemeye yanımıza geldi nede çalışmak için tapınağa girdi... sadece geceleri arada bir tapınağa geldiğini görenler olmuş, o kadar... günün büyük bir kısmını, şurdaki tepede yola bakarak geçiriyormuş...
bir gün bir bağırtı duyduk... gecenin bir yarısıydı... baktık ki dong birinin üzerine atlamış onu öldüresiye dövüyor... usta gelip zor ayırdı onları... sonra dong köşede öylece dururken birden bayıldı... hemen revire taşıdık onu... koca bir gün boyunca revirde kaldı... sonra tekrar tepeye gittiğini söylediler... ondan sonra da bir daha göremedik zaten..."
"hiç haber yok mu...? bir gören, izini bulan...?""hayır, yemin ediyorum tüm bildiğim bu...""peki jung, o nerde...?""hangi jung...?""şu etine dolgun olan çöm... o nerde peki...?""o mu...? a evet, oda dong dan hemen önce tapınaktan ayrıldı... usta onu kasabanın dışında bir yere görevli olarak vermiş... onu da bir daha göremedik...""peki nerde bu yer...?""sujungi malikanesi diyorlar... orda özel görev yapıyormuş..."
sujungi malikanesi... sujungi malikanesi... jung u bulmak zorundayım... o aptalı bulup, eun a benim söyediklerimi söyledi mi öğrenmek zorundayım... eğer eun benim onu beklediğimi, bir gün mutlaka döneceğimi biliyor olsaydı, gitmezdi... mutlaka beni beklerdi... aşağılık herif...! eun a söylememiş...!
eğer söyleseydi eun gitmezdi, mümkün değil gitmezdi... diğer seçeneği düşünmek bile istemiyorum... eun un bekle dediğim halde gitmiş olması ihtimalini... kesinlikle haberi olmadı... eğer bilseydi, gitmezdi...
hızla malikaneye doğru yol alıyorum... yol boyunca jung kızdım, önden ölesiye nefret ettim... eun u kaybetmemin tek sebebi o...! kesinlikle eun a söylemedi... kesinlikle... diğer ihtimali düşünmek istemiyorum...
malikane tam karşımda duruyor... gecenin bir yarısı, ortalıkta kimsecikler yok... sadece kapı ağzında bekleyen, uyudu uyuyacak gibi duran iki korumayı görüyorum... onlara doğru yaklaşınca korumalardan birinin jung olduğunu fark ediyorum...
gözlerimi kararttım, hızla ona doğru ilerliyorum... bu öfkeyle onu öldürebilirim...!
---eun---
şu saray görevlileri olmamış olsaydı, şimdiye çoktan tapınakta olurdum... zaman kaybından başka bir şey değiller... bu saatte herkes uyuyor olmalı... umarım usta uyumuyordur... tapınağın duvarının hemen dibindeyim... aklıma bu duvardan içeri ilk girişim geliyor... song la bu duvardan çıkmaya çalışım... yüzümde buruk bir tebessüm oluşuyor... derin bir nefes alıyorum... bu sefer song dan bir haber almayı umuyorum...
ustanın odasındayım... başım önde uykulu gözlerle yerine yerleşmeye çalışan ustanın tam karşısında duruyorum... hemen yanında yarıya kadar açık olan yatağı duruyor... bu çok münasebetsiz bir zaman ama umursamıyorum, en azından umursamak istemiyorum... kalbim ağzımda yine o souyu sormaya hazırlanıyorum... ama öncesinde hiç de umursamadığım sağlık durumunu ve hatırını soruyorum...
"gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için üzgünüm efendim...""hayır sorun değil... lütfen rahat ol... hem gizlilik açısından iyi bir zamanlama...""nasıl olduğunuzu merak ediyorum...""iyiyim... merak edilecek bir durum yok...""şey...""hayır, song dan bir haber yok..."
ben bunu sormakta ne kadar zorlanıyorsam, o cevaplamakta o kadar rahat davranıyor... babamın yakın dostu olmasını bir kenara bırakıp ondan şüphelenmekten korkuyorum... her dafasında aynı yüz hali ve tavırla sorumu sanki geçiştirir gibi cevaplıyor... bu durum gerçekten canımı sıkıyor...
üç beş gereksiz soru cevaptan sonra odasından ayrılıyorum... nefesimi uçsuz bucaksız gök yüzüne saldıktan sonra, içimdeki derin acıyla tapınaktan ayrılmak üzere ağaçlık yerde yol alıyorum... her defasında korktuğum yanıtı almak artık beni çileden çıkarıyor... hiç bir haberin olamaması bana artık mantıklı gelmiyor.. bana bir çok yerde köklerinin olduğunu, songu kısa sürede bulabileceğini söylemişti... ama bu zamana kadar tek bir haber bile yok... şurda görüldü falan bile demiyor... bu adamın tavırlarından iyice işkilleniyorum...
ağaçlık yolda devam ederken, gözlerim songa sohbet ettiğimiz tepede takılıp kalıyor... gözlerim dolmaya başlıyor... eski anıları hatırlamak kalbime defalarca hançer saplıyor... ama bana ne kadar acı verseler de onlardan vazgeçemiyorum... kalbimin acımamasını güzel anılara tercih edemiyorum...
ağacın atındayım... songla defalarca geldiğim, konuştuğum, elini tuttuğum, sarıldığım, başımı omzuna yasladığım yerdeyim... her şey aynı... öyelce duruyor yerli yerince... tek değişen benim... ben artık dong değilim, rüzgarım çünkü... sırtımı ağacın gövdesine yaslıyorum... derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum... eski anıları hayalimde canlandırıp acıyla karışık mutluluk yaşıyorum... bu kadarcık mutluluğu da hak ediyorum sanırım...
---song---
"aşağılık herif buraya gel...!" dememle ellerimle yakasından sıkıca tuttuğum bir oldu... o ne olduğu anlayamadan onu hızlıca yere savurdum... o bana korkulu gözlerle bakarken..."heyy, dur ne yapıyorsun...?!""konuş...! dong a neden söyelemedin...?! konuş...!" yerden hızlıca kaldırdım onu... yakası hala ellerimde... "dur, sen kimsin...?""song...! sana gitmeden önce dong a beklemesini söyleyen adam...! hatırladın mı...?!""song... inanmıyorum... dostum bırak da şunu düzgünce konuşalım..."
nefretle yakasını bıraktım... ama hala kin dolu gözlerle ona bakıyorum...
"ben benden istediğini yerine getirdim..."
bu cümlesiyle kalbim ağır bir yara alıyor, kapanmayacak bir yara... bu eun un bekle dediğim halde gitmiş olması anlamına mı geliyor...?
"dong söyledin mi...?""hayır...""benimle dalga mı geçiyorsun sen...!""hayır, bak ama beni dinle... sen gittikten sonra dong a uzun süre ulaşamadım... yok oldu tapınaktan... arada bir geceleri uğradığını söylediler... ama diyorum ya, ulaşamadım ona... bir gün gecenin bir yarısı bağırtılara uyandık... orda gördüm dong u... birini öldüresiye dövüyordu... usta onu zar zor ayırabildi... sonra ne olduğunu anlamadan dong bayıldı... revire ne zaman gitsem uyuduğunu söylediler... günlerce yemek yememiş... neyse sonunda uyandı... onunla görüşmek istedim ama usta hala dinlenmesi gerektiğini söyledi ve bana söyle ne diyeceksen ben iletirim dedi... bende ustaya söyledim... ama yemin ediyorum içim rahat değildi... dong u aradım ama yeniden kaybolmuştu... sonra bize dong un tapınaktan tamamen ayrıldığını söylediler... sözümü yerine getirdim ben, yemin ederim..."
jung a doğru yaklaştım ve sert bir yumruk attım...
atımla ilerlerken içimi koyu bir üzüntü ve karamsarlık kapladı... eun gerçekten bekle dediğim halde gitmiş olabilir mi...? ona geleceğimi söylediğim halde gitmiş olabilir mi....? hayır bu doğru olamaz... elimle gözümdeki yaşları hızla sildim ve hızla tapınağa doğru ilerliyorum...
atımla hızla tapınağa doğru ilerlerken, gözlerimden dökülen yaşların sıcaklığını hissediyorum... gözlerimden dökülen bu yaşlar, kalbimin yangınını söndürmeye yeter mi...?
---eun--
başımı ağaca yasladım... gözlerim kapalı, eski günlerimi hatırlıyorum... ne kadar özlediğimi düşünüyorum... her hatırladığım anı da kalbim biraz daha sıkışıyor, sanki bir mengenenin arasında acımasızca sıkıştırılır gibi... gözlerimden usul usul yaşlar akıyor... her iki yanımda öylesine duran ellerimi kalbimin üzerine görütürüyom, kalbime bastırıyorum... hıçkırırken kalbime bastırıdğım ellerimin acımı biraz olsun hafifletmesini diliyorum...
---eun---
şimdi içlerinden biri elinde kılıcıyla bana doğru emin adımlarla ilerliyor... aklımda soru işaretleri dolanıp dururken arada bir hala etrafı kolaçan ediyorum... her an yeni bir saldırıyla karşılaşabilirim...
adam bana doğru ilerledikçe yüzünde tanıdık bir şeyler görüyorum sanki...
nefesim kesilmeye başladı... kalbim deli gibi çarpıyor... şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemiyorum... elimdeki kılıcımı yavaşça aşağı doğru indirdim... hüzünlü gözlerle bana doğru iyice yaklaşmakta olana bakıyorum... kalbime derin bir acı saplanıp kalıyor... bu gördüğüm yüz bana eski anılarımı canlandırıyor... şimdi her şey gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor...
"sığıntı... en azından yediğin ekmeğin hakkını ver... talibin var... anne, lütfen... suları koy kenara, bakma öyle... birbirlerine çok yakışıyorlar..." kulaklarım bu sesler çınlarken gözlerimin önünden chun ve hyenin hayali takılıp kalıyor... onların dere kenarında birbirlerine gülerek bakarken benim elimde kovalarla olduğum yerde kalışım.... sonra chun un kovalarımı taşımak istemesi... zifiri karanlık bir gecede, çıkınımı alıp, meşe ağacının altına ağlayarak bana verdiği hediyelerini gömüşüm... dokunmaya bile kıyamadığım hediyelerimi toprağın altına öylece bırakışım...
her şey bir anda gözlerimin önünde geçip gitti... içimdeki acı chun a olan sevgiden değil, yıllar önce çektiğim acılardan kaynaklanıyor... ona baktığımda bir zamanlar sevdiğim adamı değil, bana acı veren hatıralar bütününün sadece bir parçasını görüyorum...
ve başımı yavaşça öne eğiyorum... ölen eunun yasını tutarcasına... çünkü ben rüzgarım...
başımı öne eğerken yüzümdeki peçeyi daha bir yukarı kaldırıyorum... sadece gözlerimi açıkta bırakacak şekilde... chunla şimdi aramızda sadece iki adım var... kendinden emin dik duruşuyla söze başladı...
"karşılaşmanızı yarıda kestik sanırım...""ne istiyorsunuz...?""birini arıyoruz... adı rüzgar... tanıyor musun...?""neden arıyorsunuz onu...?"
bu sözümle zaten aranan kişinin ben olduğumu söylemiş oldum... bir kaşını kaldırıp devam etti...
"onu görmek isteyen biri var...""saray civarından tanıdığı yok ama...""o tanımasa bile onu tanıyanlar var...""rüzgar yeterince meşgul... görüşmek isteyeceğini sanmıyorum...""prenses olsa dahi mi...?""tanımadığım biriyle neden görüşmek isteyeyim ki...?""tanışmak için...""zamanım yok..."
hızla arkamı döndüm... birden omzumdan sertçe beni yakaladı ve döndürmeye çalıştı... ani bir hareketle kolunu çevirdim ve arkasına dayadım... bu beklenmedik hareket karşısında diğerleri silahlarına davrandılar... chun eliyle sakin olmalarını işaret etti...
"bu çok kısa bir görüşme olacak... kendi kanınızdan birilerini tanımak istemez misin...?"
kendi kanımdan birileri... bu içime usulca bir sıcaklık doldurdu... ama önce tapınağa gitmeliyim... song hakkında bilgi almalıyım...
"zamanı yok...""yarın sangwu tepesinde... güneş battıktan hemen sonra..."
cevap vermedim... usulca kolunu bıraktım... o kolu serbest kalınca hemen bana doğru döndü... gözlerinin içine baktım... orda eski chun u görmeyi umdum... ama ne ben eski ben, nede o eski chun... ki adım ilerledim durdum... kılıcımı omuzuma koyup, yan yan baktım... bunun anlamı, "gelmeyi düşüneceğim" demekti...
ben kılıcım omuzumda atıma doğru ilerledim... evet gelmeyi düşüneceğim... ama önce song u bulmak zorundayım...
hayat ne garip, bir zamanlar onun için evi terk edip gitmiştim... şimdi ise kolunu arkadan kıvıracak kadar ona sevgi beslemiyorum... zaman... gerçekten çok korkunçsun... herkesi eziyor ve değiştiriyorsun... senden korkuyorum... bir gün beni, benim bile tanıyamadığım birine dönüştürmenden korkuyorum...
---song---
tapınağa geldiğimde çoktan gece olmuştu bile... atımı tapınağın dışına bağladım... bir zamanlar eunla yaptığımız gibi duvardan atlayıp içeri girdim... gecenin ilerleyen saatleri, ortalıkta fazla kimse yok... direk odamıza doğru ilerledim... her adımda kalbim biraz daha hızlı atıyor, nefesim kalp atışlarımı dengeleyemiyor... eun u görecek olmak, ona sonunda kavuşacak olmak kalbimi deli gibi çarptırıyor... bu kadar ayrılıktan sonra bu sefer eun u geride bırakmayacağım... ellerinden tutup onu da götüreceğim...
kapının önündeyim artık... heyecandan öleceğimi sanıyorum... elim yavaşça kalktı, bir kez yutkunduktan sonra kapıyı çaldım... içeriden bir erkek sesi geldi... bu eun un sesi kesinlikle değildi... birden içimi koyu bir kıskançlık sardı... onu yüzlerce erkeğin arasında bırakabilirdim ama başka bir erkekle aynı odada bırakmak, işte buna tahammül edemezdim... sinirlice kapının açılmasını beklemeden kapıyı açtım... içeride bana şaşkın gözlerle bakan iki kişiyi buldum...
"dong nerde...?""hıh...?!""dong diyorum, burda kalıyordu...""ha... o.. o burda değil...""nerde peki, hangi odada...""o burda değil gitti... tapınaktan ayrıldı..."
öylece yerimde kala kalıyorum... hiç tepki vermeden... duyduklarımın doğru olmadığını yada yanlış anlamayı diliyorum... dong buda değil, ne demek...?! eun tapınaktan ayrılmış olabilir mi gerçekten...?
hızla içeri dalıyorum, hemen birini yakasından toplayıp, ayağa kaldırıyorum...
"ne demek burda değil...! nereye gitti...?! ne zaman gitti...?!!! söyleee...!""nolur bırak beni...""söyle çabuk...""tamam... nolur bırak anlatacağım..."
bir an ne yaptığımı zihnim tarttı... bu yaptığım yanlıştı... ama içime öyle bir ateş düştü ki, tüm sistemimi alt üst etti... çocuğun yakasını yavaşça bırakıyorum, yaptığımda utanırcasına, diğer bir köşede korkulu gözlerle bana bakan çocuğa bakıyorum...
"o gitti... neredeyse bir yıl olacak... önce song gitti ardından dong gitti...""peki neden gitti, nereye gitti...?" bunları acı dolu bir sesle söyledim... çocuk beni görünce korkularının bir kısmını yenip devam etti...
"o yıl zaten çok garip bir yıl oldu... song bir gün hiç kimseye haber vermeden çekip gitti... onu sadece uzaktan görmüşler... biri gelmiş ve onunla birlikte atına atlayıp gitmiş... ardından dong garip davranmaya başladı... ne yemek yemeye yanımıza geldi nede çalışmak için tapınağa girdi... sadece geceleri arada bir tapınağa geldiğini görenler olmuş, o kadar... günün büyük bir kısmını, şurdaki tepede yola bakarak geçiriyormuş...
bir gün bir bağırtı duyduk... gecenin bir yarısıydı... baktık ki dong birinin üzerine atlamış onu öldüresiye dövüyor... usta gelip zor ayırdı onları... sonra dong köşede öylece dururken birden bayıldı... hemen revire taşıdık onu... koca bir gün boyunca revirde kaldı... sonra tekrar tepeye gittiğini söylediler... ondan sonra da bir daha göremedik zaten..."
"hiç haber yok mu...? bir gören, izini bulan...?""hayır, yemin ediyorum tüm bildiğim bu...""peki jung, o nerde...?""hangi jung...?""şu etine dolgun olan çöm... o nerde peki...?""o mu...? a evet, oda dong dan hemen önce tapınaktan ayrıldı... usta onu kasabanın dışında bir yere görevli olarak vermiş... onu da bir daha göremedik...""peki nerde bu yer...?""sujungi malikanesi diyorlar... orda özel görev yapıyormuş..."
sujungi malikanesi... sujungi malikanesi... jung u bulmak zorundayım... o aptalı bulup, eun a benim söyediklerimi söyledi mi öğrenmek zorundayım... eğer eun benim onu beklediğimi, bir gün mutlaka döneceğimi biliyor olsaydı, gitmezdi... mutlaka beni beklerdi... aşağılık herif...! eun a söylememiş...!
eğer söyleseydi eun gitmezdi, mümkün değil gitmezdi... diğer seçeneği düşünmek bile istemiyorum... eun un bekle dediğim halde gitmiş olması ihtimalini... kesinlikle haberi olmadı... eğer bilseydi, gitmezdi...
hızla malikaneye doğru yol alıyorum... yol boyunca jung kızdım, önden ölesiye nefret ettim... eun u kaybetmemin tek sebebi o...! kesinlikle eun a söylemedi... kesinlikle... diğer ihtimali düşünmek istemiyorum...
malikane tam karşımda duruyor... gecenin bir yarısı, ortalıkta kimsecikler yok... sadece kapı ağzında bekleyen, uyudu uyuyacak gibi duran iki korumayı görüyorum... onlara doğru yaklaşınca korumalardan birinin jung olduğunu fark ediyorum...
gözlerimi kararttım, hızla ona doğru ilerliyorum... bu öfkeyle onu öldürebilirim...!
---eun---
şu saray görevlileri olmamış olsaydı, şimdiye çoktan tapınakta olurdum... zaman kaybından başka bir şey değiller... bu saatte herkes uyuyor olmalı... umarım usta uyumuyordur... tapınağın duvarının hemen dibindeyim... aklıma bu duvardan içeri ilk girişim geliyor... song la bu duvardan çıkmaya çalışım... yüzümde buruk bir tebessüm oluşuyor... derin bir nefes alıyorum... bu sefer song dan bir haber almayı umuyorum...
ustanın odasındayım... başım önde uykulu gözlerle yerine yerleşmeye çalışan ustanın tam karşısında duruyorum... hemen yanında yarıya kadar açık olan yatağı duruyor... bu çok münasebetsiz bir zaman ama umursamıyorum, en azından umursamak istemiyorum... kalbim ağzımda yine o souyu sormaya hazırlanıyorum... ama öncesinde hiç de umursamadığım sağlık durumunu ve hatırını soruyorum...
"gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için üzgünüm efendim...""hayır sorun değil... lütfen rahat ol... hem gizlilik açısından iyi bir zamanlama...""nasıl olduğunuzu merak ediyorum...""iyiyim... merak edilecek bir durum yok...""şey...""hayır, song dan bir haber yok..."
ben bunu sormakta ne kadar zorlanıyorsam, o cevaplamakta o kadar rahat davranıyor... babamın yakın dostu olmasını bir kenara bırakıp ondan şüphelenmekten korkuyorum... her dafasında aynı yüz hali ve tavırla sorumu sanki geçiştirir gibi cevaplıyor... bu durum gerçekten canımı sıkıyor...
üç beş gereksiz soru cevaptan sonra odasından ayrılıyorum... nefesimi uçsuz bucaksız gök yüzüne saldıktan sonra, içimdeki derin acıyla tapınaktan ayrılmak üzere ağaçlık yerde yol alıyorum... her defasında korktuğum yanıtı almak artık beni çileden çıkarıyor... hiç bir haberin olamaması bana artık mantıklı gelmiyor.. bana bir çok yerde köklerinin olduğunu, songu kısa sürede bulabileceğini söylemişti... ama bu zamana kadar tek bir haber bile yok... şurda görüldü falan bile demiyor... bu adamın tavırlarından iyice işkilleniyorum...
ağaçlık yolda devam ederken, gözlerim songa sohbet ettiğimiz tepede takılıp kalıyor... gözlerim dolmaya başlıyor... eski anıları hatırlamak kalbime defalarca hançer saplıyor... ama bana ne kadar acı verseler de onlardan vazgeçemiyorum... kalbimin acımamasını güzel anılara tercih edemiyorum...
ağacın atındayım... songla defalarca geldiğim, konuştuğum, elini tuttuğum, sarıldığım, başımı omzuna yasladığım yerdeyim... her şey aynı... öyelce duruyor yerli yerince... tek değişen benim... ben artık dong değilim, rüzgarım çünkü... sırtımı ağacın gövdesine yaslıyorum... derin bir nefes alıp gözlerimi kapatıyorum... eski anıları hayalimde canlandırıp acıyla karışık mutluluk yaşıyorum... bu kadarcık mutluluğu da hak ediyorum sanırım...
---song---
"aşağılık herif buraya gel...!" dememle ellerimle yakasından sıkıca tuttuğum bir oldu... o ne olduğu anlayamadan onu hızlıca yere savurdum... o bana korkulu gözlerle bakarken..."heyy, dur ne yapıyorsun...?!""konuş...! dong a neden söyelemedin...?! konuş...!" yerden hızlıca kaldırdım onu... yakası hala ellerimde... "dur, sen kimsin...?""song...! sana gitmeden önce dong a beklemesini söyleyen adam...! hatırladın mı...?!""song... inanmıyorum... dostum bırak da şunu düzgünce konuşalım..."
nefretle yakasını bıraktım... ama hala kin dolu gözlerle ona bakıyorum...
"ben benden istediğini yerine getirdim..."
bu cümlesiyle kalbim ağır bir yara alıyor, kapanmayacak bir yara... bu eun un bekle dediğim halde gitmiş olması anlamına mı geliyor...?
"dong söyledin mi...?""hayır...""benimle dalga mı geçiyorsun sen...!""hayır, bak ama beni dinle... sen gittikten sonra dong a uzun süre ulaşamadım... yok oldu tapınaktan... arada bir geceleri uğradığını söylediler... ama diyorum ya, ulaşamadım ona... bir gün gecenin bir yarısı bağırtılara uyandık... orda gördüm dong u... birini öldüresiye dövüyordu... usta onu zar zor ayırabildi... sonra ne olduğunu anlamadan dong bayıldı... revire ne zaman gitsem uyuduğunu söylediler... günlerce yemek yememiş... neyse sonunda uyandı... onunla görüşmek istedim ama usta hala dinlenmesi gerektiğini söyledi ve bana söyle ne diyeceksen ben iletirim dedi... bende ustaya söyledim... ama yemin ediyorum içim rahat değildi... dong u aradım ama yeniden kaybolmuştu... sonra bize dong un tapınaktan tamamen ayrıldığını söylediler... sözümü yerine getirdim ben, yemin ederim..."
jung a doğru yaklaştım ve sert bir yumruk attım...
atımla ilerlerken içimi koyu bir üzüntü ve karamsarlık kapladı... eun gerçekten bekle dediğim halde gitmiş olabilir mi...? ona geleceğimi söylediğim halde gitmiş olabilir mi....? hayır bu doğru olamaz... elimle gözümdeki yaşları hızla sildim ve hızla tapınağa doğru ilerliyorum...
atımla hızla tapınağa doğru ilerlerken, gözlerimden dökülen yaşların sıcaklığını hissediyorum... gözlerimden dökülen bu yaşlar, kalbimin yangınını söndürmeye yeter mi...?
---eun--
başımı ağaca yasladım... gözlerim kapalı, eski günlerimi hatırlıyorum... ne kadar özlediğimi düşünüyorum... her hatırladığım anı da kalbim biraz daha sıkışıyor, sanki bir mengenenin arasında acımasızca sıkıştırılır gibi... gözlerimden usul usul yaşlar akıyor... her iki yanımda öylesine duran ellerimi kalbimin üzerine görütürüyom, kalbime bastırıyorum... hıçkırırken kalbime bastırıdğım ellerimin acımı biraz olsun hafifletmesini diliyorum...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder