19. Bölüm
--song---
bu düğüm anca ustaya görüştüğümde çözülecek...
pat...!
kapıyı hızla ayağımla vurarak açtım... usta uykulu gözlerle yatağından fırlayıp, hemen doğruldu... beni görünce hemen yakınında bulunan kılıcına uzanacakken, hızla kılcı çekip boyununa dayadım... o şimdi tam önümde dizlerinin üzerine çökmüş, bana korkulu ve sorgulayıcı gözlerle bakıyor... kılıcı boğazına biraz daha yaklaştırdım...
"dong nerde...!""kimden bahsediyorsun sen...?!""dong nerde, ikinci defa sormayacağım..."
yüzümdeki ciddi ifade ve sesimdeki kararlılığı görünce pes etti ve konuşmaya başladı...
"o çoktan gitti... bir yıl önce ayrıldı burdan...""nereye gitti...""bilmiyorum..."
hızla kılıcı boğazından çektim, yakasından kavrayıp, onu havaya kaldırdım... şimdi burun burunayız...
"dong nerde dedim...!""bilmiyorum...!"
hızla duvara çarptım onu... o ne olduğunu anlamadan tekrar kılıcı boğazına dayadım...
"benim şakam yok... pis kanını buraya akıtmamı istemiyorsan hemen söyle...! dong nerde...""yemin ediyorum bilmiyorum nereye gittiğini... bir yıl önce ayrıldı burdan, gitti...""öğrencilerinin nereye gittiğinden haberin yok mu senin...?!""yok... inan bana... eun un nerye gittiğini bilmiyorum...""eun mu...?"
kılıcı boğazına iyice dayıdım, yüzümü yüzüne iyice yaklaştırdım... yüzünde pot kırmanın vermiş olduğu ifadeyi rahatlıkla görebiliyorum...
"aman allahım song sen misin...?"
beni tanıdı, kılıcı biraz gevşettim boğazından... deşifre olamamam gerekirdi... ama umrumda değil... düşündüğüm tek şey eun un nerde olduğu...
"demek onun kız olduğunu öğrendin...""evet... sen gittikten sonra öğrendim, bayıldığında... ama o buranın öğrencisi, o yüzden ona iyi davrandım... eun içerde uyurken jung geldi... senin ona iletmesini istediğin haberi verdi... uyandığında ona anlattım... ama çok kızdı, sinirlendi... onu bıraktığın için seni asla affetmeyeceğini söyledi ve gitti... daha sonra izine rastlamadım...
"yalan söyleme...! eun beni bırakıp gitmez, bekle dediğim halde gitmez o...!""yalan söylemiyorum..."
yakasından hızla tutup onu odanın diğer köşesine savurdum... kin dolu gözlerle ona baktım ve kapıyı sonuna kadar çık bırakıp, ayrıldım odasından... çaresizce etrafıma bakıyorum... eun beni bırakıp gitmiş olamaz... bekle dediğim halde nasıl gider...?! o daha çok zayıf dışarıda kendini nasıl korur...? allahım aklımı kaçırmamak için bana yardım et... eun nerdesin...?
çaresizlik içinde yüreğim kıvranıyor... onun nereye gideceğini, nerde bulacağımı hiç bilmiyorum... ormanlık alanın içinde ilerlerken, aklıma eunla beraber gittiğimiz tepe geliyor... orası sadece ikimize aitti... eun un elini tuttuğum, ona sıkıca sarıldığım bizim gizli yerimize doğru ilerliyorum...
içimde tarifi imkansız acılar taşıyorum...
---eun---
artık gitme vakti geldi... ama gitmeden önce aklıma bir şey geliyor... boynumdan tapınaktan bana verilen kolyeyi çıkarıyorum... avuçlarımın içinde sıkıca tutuyorum onu... gözlerimde yaşlar gelriken, tekrar kalbime basıyorum, basıyorum ki, acım dinsin... yavaşça eğilip, ağacın altında bir çukur eşiyorum... onu içine öylece bırakıyorum... üzerine toprağı koyarken, biraz daha kayboluyor koyu toprak tabakası içinde... eğer günün birinde buraya gelecek olursa, benim bir zamanlar burda olduğumu bilmesini ve yine burda onu bekleyeceğimi bilmesini istiyorum... çamurlu ellerimin tersiyle gözümdeki yaşı silip, ayağa kalkıyorum... bir iki sıçramayla tepeyi geride bırakıyorum...
---song--
tepenin başındayım şimdi... her şey bıraktığım gibi öylece duruyor... hiçbir şey değişmemiş gibi... anlaşılan zaman buraya zarar verememiş... ama benim en kıymetlimi benden koparıp aldı zaman... ağaca iyice yaklaşıyorum... ellerimle gözlerimden yaşlar dökülürken ağacın sert kabuklarını okşuyorum... bir zamanlar buraya başımızı dayıyorduk halbuki... ama şimdi eun yok... ne kadar ıssız ne kadar yalnız görünüyor bu tepe... yavaşça eğiliyorum... ağacın altına oturuyorum... başımı dayıyorum o sert kabuklara... gözlerimi kapıtırken son iki koca damla yaşta yüzümden süzülüyor... ellerim yanıma düşüyor...
sonra birden gözlerimi açıyorum... elimin değdiği yerdeki toprak parçası neden kabarık duruyor...? sanki yeni kazılmış gibi... hemen hızla dönüyorum... ellerim hızlı hızlı toprağı kazımaya başlıyor... kaldırıp attığım her avuç toprakta altında şey biraz daha belirginleşiyor... elime şimdi ipi takılıyor... yavaşça çıkardım onu... üzerindeki toprakları silkeledikten sonra, arkasındaki yazıyı okumaya çalışıyorum...
kalbim deli gibi çarpmaya başlıyor... allahım inanamıyorum bu eun un kolyesi... hızla yerimden kalkıp sağa sola bakıyorum... gözlerim onu arıyor... demek burdaydı, hem de biraz önce... bağırıyorum tüm gücümle "eun...! eun....! nerdesin...?!"
koşarak dolanıyorum ağaçlık alanı... tüm gücümle bağırıyorum... ona bu kadar yaklaşmışken tekrar kaybetmek daha acı... hayır lütfen eun uzaklaşmış olamazsın, nerdesin lütfen çık...
tapınaktan ayrılmadan önce bir şey yapmak zorundayım...
---eun---
geceyi bir evin araka bahçesindeki terk edilmiş samanlığında geçirdim... içimde çok garip bir duygu var... adını koyamadığım, beni dışarı çıkmaya zorlayan... ama çıkmamalıyım, yarına kadar dinlenmiş olmam gerek... şu prensesle görüşüp, bir an önce dönmek zorundayım... hem değer taraftan biriyle karşılaşmışken...
***sabah oldu... kimseye sezdirmeden samanlıktan ayrıldım... söylenilen tepeye gitmem çoktan öğleni bulur... ama aklıma dün gece ağacın altına gömdüğüm kolyem geliyor... acaba hala yerinde duruyor mudur...? ama daha dün akşam gömdüm onu, hala yerinde duruyordur...
ama içimdeki şüpheleri silip atamadım... hele hele ustaya olan güvenim sarsılmışken... atıma atlıyorum ve tapınağa doğru yol alıyorum... tekrar hayal kırıklığına uğramaktan deli gibi korkuyorum ama, bu aklımın bir köşesinde saplanıp kalan şüpheden daha iyidir...
tapınağın bahçesindeyim... duvardan hızla atlayıp, tepeye doğru koşuyorum... kimsenin beni görmemesi ve deşifre olamamak için ağaçları kendime siper edip, saklana saklana ilerliyorum... tepeyle aramda 15 metre mesafe kaldı... yaptığım çok tehlikeli ama umursamıyorum...
hemen çınar ağacının altına eğildim... hızlı hızlı yumuşak toprağı eşmeye başlıyorum... ama koyleyi bulamıyorum... halbuki çok derine gömmemiştim... içimi büyük bir heyecan kaplıyor... ellerim dahada hızlanıyor... işte orda...
derinden çıkardığım kolyeye bakıyorum... bu imkansız... bu olamaz... allahım bu song un kolyesi... gözlerimden oluk oluk yaşlar boşanmaya başladı... gözlerimdeki yaşı hızla silim ve dikkatlice tekrar okumayı denedim.. hayır yanılmıyorum bu onun kolyesi... demek burdaymış, o buraya gelmiş... allahım yıllar sonra sonunda izine ulaşabilim... kalbimi büyük bir heyecan dalgası sarıyor... yaşlı gözlerle etrafa bakıyorum... eğer geldiyse, bunu buraya gömdüyse mutlaka tapınakta biri onu görmüştür... usta...! evet mutlaka ustanın yanına uğramıştır...
hızla ustaya doğru yol alırken birden durdum... bu ustanın güvenilirliğini ölçmem için çok iyi bir fırsat... kendimi toparlıyorum... hibir şey olmamış gibi ustanın odasına doğru ilerliyorum...
kapısının önünde heyecandan kalbim deli gibi çarpıyor... ya song da içerdeyse... allahım birazdan kalbim duracak...
"usta içeri girebilir miyim...?""elbette..."
yavaşça içeri giriyorum... usta solmuş bir yüz ifadesiyle minderinin üzerinde oturuyor ve bana garip garip bakıyordu... yüzünden bir şeyler yaşadığını rahatlıkla anlayabiliyorum... gözüme birden boynundaki kılıç izi takıldı... saklamaya çalışmış ama bir uzu açık kalmış... gözümü hemen kılıç yarasından çeviriyorum... yüzüne bakıyorum... hafifçe selam verip hemen karşısındaki mindere oturuyorum...
"ne oldu rüzgar, seni bura tekrar getiren ne oldu...?""yakınlarda karşıt gruplarla karşılaştım... sanırım içeride bir köstebek var... dikkat etmenin için sizi uyarmak istedim...""dönüş yolunda mı karşılaştın...""evet... burda ufak bir işimi daha halledip gidecekken, karşılaştım...""anlıyorum... dikkat edeceğim...""usta siz iyi misiniz...? solgun görünüyorsunuz...?""a, evet iyiyim... gece biraz uykum kaçtı sadece...""şey...""hayır rüzgar, song gelmedi... sana dün gece de söylemiştim... bir gece de ne değişebilir ki...?!"
sözlerini sinirli ve sert bir ifadeyle söylemişti... gözlerini benden kaçırıyor ve sinirli sinirli etrafına bakıyordu... ben cevabımı çoktan aldım... usta yalancı bir pislikten başka bir şey değil... içimi derin bir korku ve nefret kaplamaya başlıyor... koca bir yıl boyunca beni kandırdı demek... daha bana başka hangi yalanları söyledi kim bilir...? yakasına yapışıp, kılıcı boğazına dayasam... ama bu çözüm değil, öleceğini bilse yine konuşmaz... o bu yol için hayatını feda etmekten kaçınmayacak biri... şimdi anlıyorum... onun için song beni bu yoldan alı koyacak bir engelden başka bir şey değil... ne olursa olsun bei ondan uzaklaştımanın bir yolu bulacak...
hiçbir şey söylemeden ve belli etmeden odasından ayrıldım... bu zamana kadar kandırılmanın acısını ta içimde hissediyorum... hele hele song u kıl payı kaçırmış olmak daha büyük bir acı... kendimden başka kimseye güvenemem artık... zaten bir suikatçının kimseye güvenmemesi gerekmez miydi...? ben u kuralı koca bir yıldır ihlal ediyorum, ama cezamın bu kadar büyük olması büyük bir haksızlık...
chun un bana söyeldği tepeye gitmeden önce yapmam gereken bir şey var... usulca tapınaktan ayrıldım... ustanın şüphelenmeyeceği şekilde... sonra tekrar tepeye çıktım... gözlerim song u aradı... ama etrafta kimsecikler yok... bir tahtanın üzerine "dolunayda bu tepede beni bekle... eun..." yazdım ve onu yeleğimden yırttığım bez parçasının içine sarıp gömdüm...
dolunaya yaklaşık üç hafta var... eğer bu mesajı görürse üç hafta sonra mutlaka bu tepede olacak... kalbim hızla atmaya devam ediyor... bu mesajı okumasını diliyorum... keşke o bunu okuyana kadar burada onu beklesem... ama bu imkansız... kalbim paramparça olurken gizlice tependen ayrılıyorum...
atıma atlayıp giderken, tapınak geriden kaybolmaya başlıyor... akşam olmadan tepede olacağımı düşünüyorum...
---chun---
"prenses hazretlerinden önce, tepeye varıp güvenliği sağlamalıyız...! hadi hazırlanın çabuk...!"
adamlarımı da peşime takıp, tepeye doğru yol alıyorum... keşke prensesin muhafızı olarak kalsaydım.. onun sürekli yanında olmak onu her gün düşünmekten daha az acı verirdi sanırım... acılarımı içime gömüp tepeye doğru yol alıyorum... ama aklımda hala dün ormanda karşılaştım rüzgar denen kadında... tamamen siyahlara bürünmüş, yüzünü koyu siyah bir peçeyle sarmış ve saçını bir erkek gibi yukarıdan bağlamış bir kadın... dövüşmesinden ve konuşmasından bir erkek olduğunu anlamak neredeyse imkansız... bir kadın neden bir dövüşçü olamak istesin ki...? onu buralara kadar getiren sebep ne acaba...? muhtemelen savaşçı bir ailenin mensubu olmasıdır...
ama yine de sakladığı bakışlarında tanıdık bir şeyler görüyorum... ama hafızam bu bakışları tanımlayamıyor... çok eskilerden kalma bir bakış gibi sanki...
---eun---
akşam olmasına daha bir kaç saat var... ama prensesin güvende olması gerek... onun hayatı bir çok kişinin hayatından daha kıymetli sonuçta... beni neden görmek istediğini hala çözebilmiş değilim... bakalım geldiğinde anlayacağız...
ben olanı biteni bir ağacın tepesinden izliyorum... etraf iyice kalabalıklaşmaya başladı... muhafızlar olası tehtit bölgelerini dolduruyorlar... tüm bu hengame devam ederken ağaçtan indim... yüzümü karşıdaki ormanlık alana çevirdim ve öylece uzaklara baktım... aklımda hala dün yaşadıklarım dolanıp duruyor... uzun zamandır kendimi song u bulmaya bu kadar yakın hissetmemiştim... bir ara onu tamamen kaybetme ihtimalini bile düşünmeye başlamıştım, ama çıldırmaktan korktuğum için hemen def ettim başımdan... ustanın bana bu büyük ihaneti yapmasını kendime yediremiyorum... babamın yakın dostu olduğunu ve kendisine güvenmemi istemişti... meğer ne kadar da aptalmışım... ama artık kendi işimi kendim halletmem gerektiğini anlıyorum... eğer song mesajımı görürse mutlaka gelir... kalbin heyecan duramıyor bunları düşünürken... içim içimi kemiriyor, okumuş olma ihtimalini düşündükçe ve ona bu kadar yakınken uzak oluşuma lanet ediyorum... ama bana verilen süre çoktan dolmak üzere ve hedefe bu kadar yakınken, riske atmamam gereken şeyler var...
"geleceğini biliyordum..."
chun un sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım... onun tam arkamda durduğunu hissedebiliyorum... yüzümdeki peçeyi çoktan çıkarmıştım zaten... dönsem beni hatırlayacağına eminim... ama dönüp dönmemek arasında gidip geliyorum...
hoş, dönsem bile ne değişecek ki...? herkes kendi yolunu çizmiş ve o yolda devam ediyor... bunca yıl sonra üvey kardeşini karşısında bir dövüşçü olarak görse bile ne değişecek ki...? zaten yıllar önce evi terk edip gittim, veda bile etmeden... aslında ona bir cevap sözümün olduğunu düşünüyorum... başımı yavaşça ona doğru çeviriyorum... uzaklara bakan gözleri yüzümde takılıp kalıyor...
---chun---
adamlarıma çevrenin güvenliğini sağlam emrini verdikten sonra tepenin başında bir köşede öylece karşıya bakan rüzgarı gördüm... geleceğini biliyordum zaten... ama diğer ihtimali düşünmeden de edemedim.. ya gelmezse... işte o zaman prenses karşısında çok zor düşerdim... ama şimdi rüzgar burda... ona doğru ilerliyorum...
o yüzünü karşıya dönmüş, uçsuz bucaksız dağlara bakarken ben tam arkasında söze başladım...
"geleceğini biliyordum..."
yavaşça yüzünü bana dönmeye başladı... bakışlarımı karşıdaki manzaradan rüzgarın suratına kaydırdım... kalbim deli gibi atmaya başladı... bu imkansız... bunun olma ihtimali var mı...? karşımda eun u görüyorum... yine siyahlara bürünmüş, saçı yukarıdan sıkıca bağlı, ama bu sefer yüzünde peçesi yok... bu kesinlikle eun... her şeyi aynı... ama bakışları artık çok farklı... bana her zaman masumca duygu yüklü bakan bakışların yerini, ifadesiz mat bakışlar almış... şaşkınlıktan ağzımdan
"eun..." lafı dökülü veriyor...
not: finale son bir kaç bölüm...
)
--song---
bu düğüm anca ustaya görüştüğümde çözülecek...
pat...!
kapıyı hızla ayağımla vurarak açtım... usta uykulu gözlerle yatağından fırlayıp, hemen doğruldu... beni görünce hemen yakınında bulunan kılıcına uzanacakken, hızla kılcı çekip boyununa dayadım... o şimdi tam önümde dizlerinin üzerine çökmüş, bana korkulu ve sorgulayıcı gözlerle bakıyor... kılıcı boğazına biraz daha yaklaştırdım...
"dong nerde...!""kimden bahsediyorsun sen...?!""dong nerde, ikinci defa sormayacağım..."
yüzümdeki ciddi ifade ve sesimdeki kararlılığı görünce pes etti ve konuşmaya başladı...
"o çoktan gitti... bir yıl önce ayrıldı burdan...""nereye gitti...""bilmiyorum..."
hızla kılıcı boğazından çektim, yakasından kavrayıp, onu havaya kaldırdım... şimdi burun burunayız...
"dong nerde dedim...!""bilmiyorum...!"
hızla duvara çarptım onu... o ne olduğunu anlamadan tekrar kılıcı boğazına dayadım...
"benim şakam yok... pis kanını buraya akıtmamı istemiyorsan hemen söyle...! dong nerde...""yemin ediyorum bilmiyorum nereye gittiğini... bir yıl önce ayrıldı burdan, gitti...""öğrencilerinin nereye gittiğinden haberin yok mu senin...?!""yok... inan bana... eun un nerye gittiğini bilmiyorum...""eun mu...?"
kılıcı boğazına iyice dayıdım, yüzümü yüzüne iyice yaklaştırdım... yüzünde pot kırmanın vermiş olduğu ifadeyi rahatlıkla görebiliyorum...
"aman allahım song sen misin...?"
beni tanıdı, kılıcı biraz gevşettim boğazından... deşifre olamamam gerekirdi... ama umrumda değil... düşündüğüm tek şey eun un nerde olduğu...
"demek onun kız olduğunu öğrendin...""evet... sen gittikten sonra öğrendim, bayıldığında... ama o buranın öğrencisi, o yüzden ona iyi davrandım... eun içerde uyurken jung geldi... senin ona iletmesini istediğin haberi verdi... uyandığında ona anlattım... ama çok kızdı, sinirlendi... onu bıraktığın için seni asla affetmeyeceğini söyledi ve gitti... daha sonra izine rastlamadım...
"yalan söyleme...! eun beni bırakıp gitmez, bekle dediğim halde gitmez o...!""yalan söylemiyorum..."
yakasından hızla tutup onu odanın diğer köşesine savurdum... kin dolu gözlerle ona baktım ve kapıyı sonuna kadar çık bırakıp, ayrıldım odasından... çaresizce etrafıma bakıyorum... eun beni bırakıp gitmiş olamaz... bekle dediğim halde nasıl gider...?! o daha çok zayıf dışarıda kendini nasıl korur...? allahım aklımı kaçırmamak için bana yardım et... eun nerdesin...?
çaresizlik içinde yüreğim kıvranıyor... onun nereye gideceğini, nerde bulacağımı hiç bilmiyorum... ormanlık alanın içinde ilerlerken, aklıma eunla beraber gittiğimiz tepe geliyor... orası sadece ikimize aitti... eun un elini tuttuğum, ona sıkıca sarıldığım bizim gizli yerimize doğru ilerliyorum...
içimde tarifi imkansız acılar taşıyorum...
---eun---
artık gitme vakti geldi... ama gitmeden önce aklıma bir şey geliyor... boynumdan tapınaktan bana verilen kolyeyi çıkarıyorum... avuçlarımın içinde sıkıca tutuyorum onu... gözlerimde yaşlar gelriken, tekrar kalbime basıyorum, basıyorum ki, acım dinsin... yavaşça eğilip, ağacın altında bir çukur eşiyorum... onu içine öylece bırakıyorum... üzerine toprağı koyarken, biraz daha kayboluyor koyu toprak tabakası içinde... eğer günün birinde buraya gelecek olursa, benim bir zamanlar burda olduğumu bilmesini ve yine burda onu bekleyeceğimi bilmesini istiyorum... çamurlu ellerimin tersiyle gözümdeki yaşı silip, ayağa kalkıyorum... bir iki sıçramayla tepeyi geride bırakıyorum...
---song--
tepenin başındayım şimdi... her şey bıraktığım gibi öylece duruyor... hiçbir şey değişmemiş gibi... anlaşılan zaman buraya zarar verememiş... ama benim en kıymetlimi benden koparıp aldı zaman... ağaca iyice yaklaşıyorum... ellerimle gözlerimden yaşlar dökülürken ağacın sert kabuklarını okşuyorum... bir zamanlar buraya başımızı dayıyorduk halbuki... ama şimdi eun yok... ne kadar ıssız ne kadar yalnız görünüyor bu tepe... yavaşça eğiliyorum... ağacın altına oturuyorum... başımı dayıyorum o sert kabuklara... gözlerimi kapıtırken son iki koca damla yaşta yüzümden süzülüyor... ellerim yanıma düşüyor...
sonra birden gözlerimi açıyorum... elimin değdiği yerdeki toprak parçası neden kabarık duruyor...? sanki yeni kazılmış gibi... hemen hızla dönüyorum... ellerim hızlı hızlı toprağı kazımaya başlıyor... kaldırıp attığım her avuç toprakta altında şey biraz daha belirginleşiyor... elime şimdi ipi takılıyor... yavaşça çıkardım onu... üzerindeki toprakları silkeledikten sonra, arkasındaki yazıyı okumaya çalışıyorum...
kalbim deli gibi çarpmaya başlıyor... allahım inanamıyorum bu eun un kolyesi... hızla yerimden kalkıp sağa sola bakıyorum... gözlerim onu arıyor... demek burdaydı, hem de biraz önce... bağırıyorum tüm gücümle "eun...! eun....! nerdesin...?!"
koşarak dolanıyorum ağaçlık alanı... tüm gücümle bağırıyorum... ona bu kadar yaklaşmışken tekrar kaybetmek daha acı... hayır lütfen eun uzaklaşmış olamazsın, nerdesin lütfen çık...
tapınaktan ayrılmadan önce bir şey yapmak zorundayım...
---eun---
geceyi bir evin araka bahçesindeki terk edilmiş samanlığında geçirdim... içimde çok garip bir duygu var... adını koyamadığım, beni dışarı çıkmaya zorlayan... ama çıkmamalıyım, yarına kadar dinlenmiş olmam gerek... şu prensesle görüşüp, bir an önce dönmek zorundayım... hem değer taraftan biriyle karşılaşmışken...
***sabah oldu... kimseye sezdirmeden samanlıktan ayrıldım... söylenilen tepeye gitmem çoktan öğleni bulur... ama aklıma dün gece ağacın altına gömdüğüm kolyem geliyor... acaba hala yerinde duruyor mudur...? ama daha dün akşam gömdüm onu, hala yerinde duruyordur...
ama içimdeki şüpheleri silip atamadım... hele hele ustaya olan güvenim sarsılmışken... atıma atlıyorum ve tapınağa doğru yol alıyorum... tekrar hayal kırıklığına uğramaktan deli gibi korkuyorum ama, bu aklımın bir köşesinde saplanıp kalan şüpheden daha iyidir...
tapınağın bahçesindeyim... duvardan hızla atlayıp, tepeye doğru koşuyorum... kimsenin beni görmemesi ve deşifre olamamak için ağaçları kendime siper edip, saklana saklana ilerliyorum... tepeyle aramda 15 metre mesafe kaldı... yaptığım çok tehlikeli ama umursamıyorum...
hemen çınar ağacının altına eğildim... hızlı hızlı yumuşak toprağı eşmeye başlıyorum... ama koyleyi bulamıyorum... halbuki çok derine gömmemiştim... içimi büyük bir heyecan kaplıyor... ellerim dahada hızlanıyor... işte orda...
derinden çıkardığım kolyeye bakıyorum... bu imkansız... bu olamaz... allahım bu song un kolyesi... gözlerimden oluk oluk yaşlar boşanmaya başladı... gözlerimdeki yaşı hızla silim ve dikkatlice tekrar okumayı denedim.. hayır yanılmıyorum bu onun kolyesi... demek burdaymış, o buraya gelmiş... allahım yıllar sonra sonunda izine ulaşabilim... kalbimi büyük bir heyecan dalgası sarıyor... yaşlı gözlerle etrafa bakıyorum... eğer geldiyse, bunu buraya gömdüyse mutlaka tapınakta biri onu görmüştür... usta...! evet mutlaka ustanın yanına uğramıştır...
hızla ustaya doğru yol alırken birden durdum... bu ustanın güvenilirliğini ölçmem için çok iyi bir fırsat... kendimi toparlıyorum... hibir şey olmamış gibi ustanın odasına doğru ilerliyorum...
kapısının önünde heyecandan kalbim deli gibi çarpıyor... ya song da içerdeyse... allahım birazdan kalbim duracak...
"usta içeri girebilir miyim...?""elbette..."
yavaşça içeri giriyorum... usta solmuş bir yüz ifadesiyle minderinin üzerinde oturuyor ve bana garip garip bakıyordu... yüzünden bir şeyler yaşadığını rahatlıkla anlayabiliyorum... gözüme birden boynundaki kılıç izi takıldı... saklamaya çalışmış ama bir uzu açık kalmış... gözümü hemen kılıç yarasından çeviriyorum... yüzüne bakıyorum... hafifçe selam verip hemen karşısındaki mindere oturuyorum...
"ne oldu rüzgar, seni bura tekrar getiren ne oldu...?""yakınlarda karşıt gruplarla karşılaştım... sanırım içeride bir köstebek var... dikkat etmenin için sizi uyarmak istedim...""dönüş yolunda mı karşılaştın...""evet... burda ufak bir işimi daha halledip gidecekken, karşılaştım...""anlıyorum... dikkat edeceğim...""usta siz iyi misiniz...? solgun görünüyorsunuz...?""a, evet iyiyim... gece biraz uykum kaçtı sadece...""şey...""hayır rüzgar, song gelmedi... sana dün gece de söylemiştim... bir gece de ne değişebilir ki...?!"
sözlerini sinirli ve sert bir ifadeyle söylemişti... gözlerini benden kaçırıyor ve sinirli sinirli etrafına bakıyordu... ben cevabımı çoktan aldım... usta yalancı bir pislikten başka bir şey değil... içimi derin bir korku ve nefret kaplamaya başlıyor... koca bir yıl boyunca beni kandırdı demek... daha bana başka hangi yalanları söyledi kim bilir...? yakasına yapışıp, kılıcı boğazına dayasam... ama bu çözüm değil, öleceğini bilse yine konuşmaz... o bu yol için hayatını feda etmekten kaçınmayacak biri... şimdi anlıyorum... onun için song beni bu yoldan alı koyacak bir engelden başka bir şey değil... ne olursa olsun bei ondan uzaklaştımanın bir yolu bulacak...
hiçbir şey söylemeden ve belli etmeden odasından ayrıldım... bu zamana kadar kandırılmanın acısını ta içimde hissediyorum... hele hele song u kıl payı kaçırmış olmak daha büyük bir acı... kendimden başka kimseye güvenemem artık... zaten bir suikatçının kimseye güvenmemesi gerekmez miydi...? ben u kuralı koca bir yıldır ihlal ediyorum, ama cezamın bu kadar büyük olması büyük bir haksızlık...
chun un bana söyeldği tepeye gitmeden önce yapmam gereken bir şey var... usulca tapınaktan ayrıldım... ustanın şüphelenmeyeceği şekilde... sonra tekrar tepeye çıktım... gözlerim song u aradı... ama etrafta kimsecikler yok... bir tahtanın üzerine "dolunayda bu tepede beni bekle... eun..." yazdım ve onu yeleğimden yırttığım bez parçasının içine sarıp gömdüm...
dolunaya yaklaşık üç hafta var... eğer bu mesajı görürse üç hafta sonra mutlaka bu tepede olacak... kalbim hızla atmaya devam ediyor... bu mesajı okumasını diliyorum... keşke o bunu okuyana kadar burada onu beklesem... ama bu imkansız... kalbim paramparça olurken gizlice tependen ayrılıyorum...
atıma atlayıp giderken, tapınak geriden kaybolmaya başlıyor... akşam olmadan tepede olacağımı düşünüyorum...
---chun---
"prenses hazretlerinden önce, tepeye varıp güvenliği sağlamalıyız...! hadi hazırlanın çabuk...!"
adamlarımı da peşime takıp, tepeye doğru yol alıyorum... keşke prensesin muhafızı olarak kalsaydım.. onun sürekli yanında olmak onu her gün düşünmekten daha az acı verirdi sanırım... acılarımı içime gömüp tepeye doğru yol alıyorum... ama aklımda hala dün ormanda karşılaştım rüzgar denen kadında... tamamen siyahlara bürünmüş, yüzünü koyu siyah bir peçeyle sarmış ve saçını bir erkek gibi yukarıdan bağlamış bir kadın... dövüşmesinden ve konuşmasından bir erkek olduğunu anlamak neredeyse imkansız... bir kadın neden bir dövüşçü olamak istesin ki...? onu buralara kadar getiren sebep ne acaba...? muhtemelen savaşçı bir ailenin mensubu olmasıdır...
ama yine de sakladığı bakışlarında tanıdık bir şeyler görüyorum... ama hafızam bu bakışları tanımlayamıyor... çok eskilerden kalma bir bakış gibi sanki...
---eun---
akşam olmasına daha bir kaç saat var... ama prensesin güvende olması gerek... onun hayatı bir çok kişinin hayatından daha kıymetli sonuçta... beni neden görmek istediğini hala çözebilmiş değilim... bakalım geldiğinde anlayacağız...
ben olanı biteni bir ağacın tepesinden izliyorum... etraf iyice kalabalıklaşmaya başladı... muhafızlar olası tehtit bölgelerini dolduruyorlar... tüm bu hengame devam ederken ağaçtan indim... yüzümü karşıdaki ormanlık alana çevirdim ve öylece uzaklara baktım... aklımda hala dün yaşadıklarım dolanıp duruyor... uzun zamandır kendimi song u bulmaya bu kadar yakın hissetmemiştim... bir ara onu tamamen kaybetme ihtimalini bile düşünmeye başlamıştım, ama çıldırmaktan korktuğum için hemen def ettim başımdan... ustanın bana bu büyük ihaneti yapmasını kendime yediremiyorum... babamın yakın dostu olduğunu ve kendisine güvenmemi istemişti... meğer ne kadar da aptalmışım... ama artık kendi işimi kendim halletmem gerektiğini anlıyorum... eğer song mesajımı görürse mutlaka gelir... kalbin heyecan duramıyor bunları düşünürken... içim içimi kemiriyor, okumuş olma ihtimalini düşündükçe ve ona bu kadar yakınken uzak oluşuma lanet ediyorum... ama bana verilen süre çoktan dolmak üzere ve hedefe bu kadar yakınken, riske atmamam gereken şeyler var...
"geleceğini biliyordum..."
chun un sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım... onun tam arkamda durduğunu hissedebiliyorum... yüzümdeki peçeyi çoktan çıkarmıştım zaten... dönsem beni hatırlayacağına eminim... ama dönüp dönmemek arasında gidip geliyorum...
hoş, dönsem bile ne değişecek ki...? herkes kendi yolunu çizmiş ve o yolda devam ediyor... bunca yıl sonra üvey kardeşini karşısında bir dövüşçü olarak görse bile ne değişecek ki...? zaten yıllar önce evi terk edip gittim, veda bile etmeden... aslında ona bir cevap sözümün olduğunu düşünüyorum... başımı yavaşça ona doğru çeviriyorum... uzaklara bakan gözleri yüzümde takılıp kalıyor...
---chun---
adamlarıma çevrenin güvenliğini sağlam emrini verdikten sonra tepenin başında bir köşede öylece karşıya bakan rüzgarı gördüm... geleceğini biliyordum zaten... ama diğer ihtimali düşünmeden de edemedim.. ya gelmezse... işte o zaman prenses karşısında çok zor düşerdim... ama şimdi rüzgar burda... ona doğru ilerliyorum...
o yüzünü karşıya dönmüş, uçsuz bucaksız dağlara bakarken ben tam arkasında söze başladım...
"geleceğini biliyordum..."
yavaşça yüzünü bana dönmeye başladı... bakışlarımı karşıdaki manzaradan rüzgarın suratına kaydırdım... kalbim deli gibi atmaya başladı... bu imkansız... bunun olma ihtimali var mı...? karşımda eun u görüyorum... yine siyahlara bürünmüş, saçı yukarıdan sıkıca bağlı, ama bu sefer yüzünde peçesi yok... bu kesinlikle eun... her şeyi aynı... ama bakışları artık çok farklı... bana her zaman masumca duygu yüklü bakan bakışların yerini, ifadesiz mat bakışlar almış... şaşkınlıktan ağzımdan
"eun..." lafı dökülü veriyor...
not: finale son bir kaç bölüm...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder