6 Mayıs 2011 Cuma

Kılıç (20. Bölüm)





20. Bölüm


---eun---



beni tanıdı... gözleri şaşkınlıktan kocaman olmaya başladı... bense ona donuk bakışlarla bakıyorum... içimde hiçbir duygunun belirmemesine şaşıyorum... geçmişe dair acılarım bile yok şimdi, hissetmiyorum hiçbirini...



"eun..." mat bakışlarla devam ettim..."bir zamanlar bana böyle seslenilirdi. ama şimdi adım rüzgar...""inanamıyorum, senin olduğuna inanamıyorum... gerçekten sensin..." yüzünde sevince görmeyi beklerdim, ama gördüğüm tek şey devam eden hayreti... devam ettim..."seni burda göreceğimi tahmin etmiyordum... kader hepimize farklı yollar çizmiş..."



gözleri bulutlanıyor, şimdi gözlerideki kederi görebiliyorum..."neden eun, neden gittin...?""zamanı gelmişti çünkü...""yani hep gitmeyi mi planlıyordun...?""ben o eve ait değildim, sen de biliyorsun... günün birinde ben gitmesem bile gönderilecektim..."



bu söz ona sanırım annesini hatırlattı, annesinin beni zorla evlendirmek istemesini... yavaşça gözlerini yere indirdi, bir suçlu gibi... başını yavaşça kaldırırken yüzündeki hüznü gördüm...



"o evde hiç iyi şeyler yaşamadın... sana karşı iyi olamadık... her şey için özür dilerim...""özür dilemesi geren aslında benim... belki o evde iyi şeyler yaşayamadım ama geriye dönüp baktığımda yüzümü bir nebze olsun güldüren seninle ilgili anılarımı bıraktım... bir haber bile vermeden gidişim için ben özür dilerim..."



yılların muhasebesini yapıyorduk sanki ayak üstü... yıllar sonra eteğimizdeki taşı döküp, pişmanlıklarımızı dile getiriyorduk... hafif bir tebessümle bana döndü...



"seni bir nebze olsun gülümsetebildiysem ne mutlu bana... ama bunca yıl ne yaptın, nasıl buralara kadar geldin...?""kader..." derin bir nefes alıp, yüzümü uçsuz bucaksız dağlara çevirip devam ettim..."kaderinde ne varsa onu yaşıyorsun... burada bu kimlikle olmak benim seçimim değildi... kader beni seçim yapmaya zorladı ve işte burdayım..."



"seni çok aradım eun..."



bu söz kalbimde keskin bir acıya neden oldu... beni aramış mı gerçekten...? yüzümü ona doğru döndüm... yüzü yerde düşünceli ve kederli devam etti...



"sen gittikten sonra, evden ayrıldım... çok aradım seni... seni kaybetmek çok zordu eun... seni bir daha görememek...sonra... sonra bohçanı ormanda buldum... içinde elbiselerini görünce deliye döndüm... aradım seni... ama anladım ki tek başıma aramak yeterli değil, bu yüzden memur oldum... yine aradım seni, ama sanki yok olmuştun, geride en ufak bir iz bile bırakmadan..."



derin bir nefes aldı ve zoraki gülümsemeyle bana baktı...



"senin dediğin gibi kader... beni de seçim yapmaya zorladı, gördüğün gibi ben de burdayım..."



o böyle konuştıkça karşımda abim chun u gördüm... beni o koca eski evde tek güldüren, mutluluğun ne demek olduğunu unutturmayan abimi...



"beni aradığını bilmiyorum... aslında beni arayacağını düşünmemiştim..."



böyle söyleyince gözleri doldu...



"sen benim küçük eun umdun... hangi abi kardeşi için endişelenmez, peşinden gitmez ki...?!"



sorunda burdaydı zaten... ben onun hep küçük hassas kardeşi olarak kaldım... bu değiştiremeyeceğim, ve yıkamayacağım bir duvardı... o abi, bense onun kardeşi... önceden olsa, yani eun olduğum zamanlar, bu sözleri içime bir bıçak gibi saplanırdı... ama şimdi karşımda benim için endişelenen abimi görüyorum... ve kendimi gerçekten onun küçük kardeşi gibi hissediyorum... yüzümde samimi bir tebessümle devam ediyorum...



"evet, abiler kardeşleri için endişelenirler, ama küçük kardeşler yaramazlık yapmaktan vazgeçmezler, öyle değil mi...?"



yüzünde eski zamanlardan kalma, tanıdık bir tebessüm görüyorum... yılları aşan sımsıcacık bir güven duygusu beliriyor içimde...



"ve abiler, yaramaz kardeşlerini affederler...""teşekkür ederim..." dedim ve başımı önüme eğdim..."demek bir prensestin öyle mi...? annem bunu duysa..." yüzüne baktım... uzaklara doğru bakarken orda acıyla karışık bir tebessüm gördüm... ne garip artık eski acı zamanlar için gülümseyebiliyoruz... zaman hem çok korkunçsun hem de en etkili ilaçsın..."eminim çok şaşırırdı..."



tebessüm edip bana baktı ve devam etti...



"bundan sonra ne yapacaksın...?""yapmam gereken vazifeleri yerine getireceğim...""eun... senin için endişeleniyorum...""neden...?""o gün ormanda seni gördüm..."



yüzüme kederli kederli baktı... endişeli bir abi gibi... kendimden emin devam ettim...



"kader... bana verilmiş olan vazifeleri yerine getirmem için zorluyor beni..." gülümseyip devam ettim..."az kadı... yakında her şey son bulacak..."



"bir suikastçı için hiç bir zaman son yoktur eun..." yüzündeki kederi gördüm... doğru söylüyordu... bir şey diyemedim, sadece sustum... devam etti...



"hiçbir şey için geç değil eun... hala vazgeçebilirsin... ben senin yanındayım, merak etme...""yıllar önce bunu eun a söylemiş olsaydın, şüphesiz eun geri dönerdi... ama ben rüzgarım..."



bu son sözdü... ikimiz birden sustuk... evet ben artık eun değildim... ben bir suikastçı olan rüzgardım... o ise chun değil, artım özel birimin başkanıydı... her şey değişmişti, zaman geçmiş ve başka kimlikler içinde bize çizilen yolda ilerliyorduk... görüntülerimiz ne kadar eskiye bizlere benzese de, biz artık eski biz değildik...



içimde derin bir acının varlığını hissettim, o ince ince içime işlerken ben, zamandan ne kadar korktuğumu fark ettim... bizi değiştiren ama bize fark ettirmeden geçip giden zaman... bu düşünceler içinde kıvranırken bir daha değişmemeyi umdum...



***



işte zamanı geldi... prenses hazretleri tahtırevanıyla tepeye doğru yaklaşıyor... beraberinde sıkı korumalarıyla birlikte... o an prensesi düşündüm, beni neden çağırmış olabileceğini... yine de aynı kandan birilerini görmek sanırım mutluluk verici...



tahtırevanınından indi... önce kapıdan başını uzattı... uzun saçlarında zarif ve ince tokaların bulunduğu ve berrak bir yüze sahip olan başını... daha sonra ince işlemeli uzun ve kat kat dökülen mavi pembe elbisesiyle tahturevanından indi... yüzünde hafif bir tebessümle bana ağır ağır ilerledi... yüzüne vuran akşam güneşiyle adete bir periyi andırdığını düşündüm... bir insanın bu kadar güzel olması normal olabilir mi...?



karşılıklı bize ayrılmış olan sandalyelere oturduk... hayatımda hiç bu kadar lüks bir koltuğa oturmamıştım... insanı gerçekten garip hissettiriyor... prenses maya tam karşımda elleri dizlerinin üzerinde, hafif gülümsemesiyle konuşmaya başladı...



"teklifimi kırmayıp buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ederim..."başımı hafifçe eğip selam verdim, bir prenses karşısında nasıl davranacağımı bilmemecesine..."sizi buraya neden çağırdığımı bilemek istersiniz sanırım...""açıkçası bende tam onu düşünüyordum..."



benim bu rahat tavrım, onu biraz şaşırttı... şimdi belirgin bir gülümsemeyle devam etti...



"sizi merak ettim... dışarıda normal insanların içinde yaşayan, aynı kandan olan teyze kızını merak ettim... size sen diye hitap edebilir miyim...?""tabi ki...""teşekkür ederim... ben yıllardır sarayda yaşıyorum... kalın duvarlar ardında, soğuk bir ortamın havasını soluyorum bunca yıldır... dışarıda, aynı kanı taşıdığım bir akrabamın yaşadığını duyunca, sana imrenmeden edemedim... açıkçası şanslı olduğunu düşündüm... çünkü maskeleri olamayan bir dünyada yaşıyorsun... ve gördüğüm kadarıyla şimdi istediğini yapıyorsun... kararların sana ait... özgürsün... bu yüzden seninle tanışmak, konuşmak istedim... en azından maskesi olmayan bir akrabam olsun istedim..."



"hayat hakkında ne düşünüyorsunuz peki...?" benim soru sormam onu mutlu etti ve devam etti...



"açıkçası hayatın bana acımasız davrandığını düşünüyorum... benim olmayan, bana diretilen bir hayatı yaşıyorum... karar verme özgürlüğüm yok... bana çizilen sınırlar içinde sıkışıp kaldım... ve her an karlı bir antlaşmanın bedeli olma korkusuyla yaşıyorum... bu yüzden sana imrenmeden edemiyorum... istediğin hayatı yaşıyorsun... "



lafını kestim...



"gerçek hayat hakkında ne biliyorsun...""...""hiçbir şey... mutsuzsun öyle mi...? bu yüzden hayattan nefret ediyorsun... sen hayat hakkında ne biliyorsun ki...""ama..."



"acımasız olduğumu mu düşünüyorsun...? hayır, ben acımasız değilim... sana gerçek olan şeyi söylüyorum... sen sıça köşkün içinde yaşarken, istediğin her şey önüne gelirken, bir giydiğini bir daha giymezken; dışarda insanlar bir çuval pirinç için çocuklarını satıyor...! kardeşi açlıktan ölmesin diye biri geyşa oluyor...! yada onursuz yaşamamak için, hırsız olmamak için kendilerini uçurumdan atıyorlar...! yada hırsız olup bir köşe de ölüp gidiyorlar...!



çok mu üzgünsün...? acıların dayanılmaz mı...?! sen gerçek acı hakkında ne biliyorsun ki...! hayatında gerçekten kaç kere acı çektin...?! çık dışarı, bak insanların haline...! ama incik boncuk seçmek için değil, gerçekten bak gözlerine, ne görüyorsun orda...! iyice bak...!



demek dışarıdakiler senden daha şanslılar öyle mi, istediklerini yapıyorlar, seçimleri kendilerine ait öyle mi...! hah...



"çok kötüsün...!"



"kötü olan ben değil, bu hayat...! yola nasıl çıktım bilmek ister misin...?! dinle... kararlarımı kendim vereceğim diye çıktım yola... peki sonra ne oldu...? haydutların eline düştüm... inan bana bunun ne demek olduğunu anlayamazsın... bilemek bile istemezsin...



sonra ya köle yada geyşa olarak yola devem edecekken, kendimi başka bir kimliğin içinde buldum... adımı kaybettim...! kimliğimi, geçmişimi, her şeyimi...! bir yabancının hayatını yaşarken, artık karalarım bana ait derken yine kendimi başka bir kimliğin içinde buldum... bana verilen ad, rüzgar ve görevim suikastçı olmak...! ben ikinci kez adımı kaybettim...! yıllardır kimse bana adımla seslenmedi... sen adını kaybetmenin ne demek olduğunu biliyor musun...?



senin özgürlük dediğin dışarısı işte böyle bir yer... güçlü değilsen saniyede seni öğütecek bir değirmen taşı...! emin ol, kimse kimseye acımaz... çünkü kendi karnına girecek bir lokma ekmek senin hayatından daha değerlidir...!



sen hayat hakkında hiçbir şey bilmiyorsun..."



"bende gerçek acılar çektim.. bu duvarların arasında mutlu olduğumu mu sanıyorsun...?!"



"mutlu değilsin, çünkü seni güçlü yapacak bir hedefin yok... bu böyleyken insanların senin yönlendirmesinden şikayet edemezsin...! kendine bak, bu hayattan beklentin ne...?! amacın ne...! uğrunda gerekirse canını ortaya koyacağın bir hedefin yokken, kimseyi suçlayamazsın...! sen ipek döşeklerin içinde seni mutlu edecek bir aşkın hayallerini kuracağına, kaldır başını etrafına bak...! bu ülkenin prensesiysen, sadece karlı bir antlaşmanın bir bedeli olmak istemiyorsan, kaldır başını halkına bak...! onların ne istediklerine bak, ne düşündüklerini, ne istediklerini öğrenmeye çalış...! kendine bir amaç edin...! bir zavallı gibi köşene çekilip zavallı kaderin için üzülme...!"



"çok kötüsün..."



"belki... bu dünya kötülerin ve güçlülerin dünyası... burda oyunun kurallarını onlar koyar ve oynarlar... eğer oyunun kurallarını ben koymak istiyorum diyorsan, ikisinden birini seç... kötü mü yoksa güçlü mü olmak istiyorsun...? yada boşver... ipek yorganların içine gömül, hayatın için lanet oku..."



hızla yerimden kalktım... ona acınası gözlerle bakıp, yanından hızla uzaklaşmaya başladım... çok kızdım, hem de hiç olmadığı kadar... sözlerim belki çok ağırdı, ama hayat hakkında en ufak bir bilgisi bile olmayıp, sadece dışarıdan gördükleriyle hayatı değerlendirmesine tahammül edemezdim... lüks kıyafetlerin içinde bana hayatın ne demek olduğunu anlatmaya çalışması kabul edilecek cinsten değildi... demek mutsuz bir hayatı yaşıyormuş, demek ben şanslıymışım ve kararlarım bana aitmiş... başımı sinirli sinirli sağa sola çevirirken biri kolumdan sıkıca tutup beni çevirdi...



"eun...!" karşımda bana kızgın ve üzgün gözlerle bakan chun u gördüm..."ne yapıyorsun eun...?!"ben gözlerine bakınca yavaşça elini gevşetti... bir suçlu gibi yüz ifadesi değişti... "ona hayatın ne olduğunu anlatıyordum sadece...""ona böyle davranmamalıydın..."



o an gözlerindeki acıyı gördüm..."ben ona iyilik yaptım...""bağırıp azarlayarak mı...?""sadece kendine gelmesine yardımcı oldum... acınası bir hayatı yaşamaktan vazgeçmesi için yardım ettim ona..."bana şakın gözlerle bakarken devam ettim...



"hayatın ne olduğunu anlattım ona... bakıp da görmediği şeyleri anlattım ona... eğer bir prenses ise, buna göre davranmalı... halkına kulaklarını tıkayarak, kendi ipek döşeklerin içine atıp umutsuzca hayatı için lanet okuyup, acınası bir hayat yaşayarak mutlu olamayacağını anlattım ona... bir hedefi olmasını, gerekirse uğruna canını ortay koyacağı bir hedefi olmasını söyledim ona... dışarının içeriden bir farkının olmadığını, hatta daha korkunç olduğunu söyledim..."



"ama o çok hassas...""yıllar sonra kalbini görebiliyorum...""ne...?""boşver... ben gidiyorum..." dedim ve hızla arkamı döndüm... arkamdan..."eun..." bu chun un sesiydi..."seni her zaman korumaya çalışacağım... bir abi gibi..." gülümsedi, bende gülümsedim...



atıma atlayıp, geri dönerken birkaç gündür yaşadıklarımın muhasebesini yaptı aklım... kalbim dolunayı düşününce hızla çarpmaya başladı...



---chun---yıllar sonra eunla karşılaştım... hayat ne garip... yıllarca onu aradım bulmadım, tam umudumu kesmişken karşımda buldum onu... ama bulduğum kişi artık eun değil... benim küçük hassas kardeşim olan, bir zamanlar delice sevdiğim, uğruna evi terk ettiğim eun değil artık... onun adı rüzgar ve bir suikastçı... artık yüzünde o hep gördüğüm mahzun ifade yok, gitmiş... yerini donuk bakışlar ve sert bir yüz almış... bir suikastçının yüzü... yeni kimliğine uygun bir yüz... ama yüzünde hala eski eundan kalma şeyleri görebiliyorum... bu içimi acıtıyor... ama eskiden bir seven bir kalbin acıması gibi değil, vazifesini yerine getirememiş bir abi gibi acıyor...



o atına binip hızla uzaklaşırken ona dur diyemedim, diyemezdim... çünkü herkes kendine bir yol çizmiş ve ilerliyor... zaten kal desem de kalamazdı... bu saatten sonra onun için endileşelenmekten fazlasını yapmalıyım, elimden geldiğince onu korumalıyım...



"chun, seni prenses hazretleri görmek istiyor...""pekala, geliyorum..."



prenses eun un onu bıraktığı yerde, sandalyesinin üzerinde hareketsizce oturuyor... yanına yaklaşıyorum bana işaret ettiği, biraz önce eun un oturduğu yere oturuyorum... elleri titriyor, ve gizlemek için yeteneksizce eteğinin arasına saklamaya çalışıyor... gözleridolu dolu... sanki bir söz söylese hemen ağlayacakmış gibi... sessizce oturuyorum karşısında... kendini toparlamasını bekliyorum...



"ben... ben acınası biriyim...""prenses hazretleri...""hayır, doğru söylüyor... bu yaşıma kadar hayatım için hep lanet okudum... ama onu değiştirmek için hiç bir çabam olmadı... ben gerçekten acınası biriyim... kendi saçma üzüntülerim yüzünden etrafımdaki insanları göremedim... bir prenses olmanın sorumluluğunu yerine getiremedim, halkımı düşünmedim hiç... kör gibi yaşamışım bu zamana kadar...""efendim...""hayattan amacın nedir...?" bunu bana dolu dolu koca gözleriyle soruyor... içimde tarifi imkansız bir acı taşıyorum... onun yerine defalarca ben üzülmek, acı çekmek isterdim... sevdiğin insan için hiçbir şey yapamamak ne kadar zor... o böyle benim karşımda dururken, ellerinden tutmak, ona sıkıca sarılıp teselli etmeyi ne kadar çok isterdim... tüm acılarını bana yükle, ben senin için taşırım demeyi ne kadar çok isterdim...



ama yapamam... aramızdaki engel o kadar büyük ki...



"benim amacım, görevimi en iyi şekilde yerine getirebilmek efendim..."gözleri dolu dolu uzaklara baktı..."bana mutlu değilsin, çünkü seni güçlü yapacak bir hedefin yok, dedi...""efendim siz bu ülkenin prensesisiniz... lütfen bu..." sözümü kesti bana baktı..."beni rüzgara götür lütfen... çabuk ol...!"



hızla yerinden kalktı... sağına soluna hızlıca bakıp, "bana bir at verin, çabuk...!"



herkes şaşırdı... "ama efendim...""çabuk dedim, rüzgarı yakalamalıyım..."



o bunları söylerken yüzünde masumiyet yerine kararlılığı gördüm... hızla bir atın üzerine bindi... ama bir ata nasıl binebilirdi ki...? hemen atımla yanına gittim...



"efendim bu çok tehlikeli...""sen yanımda olduğun sürece değil..."



kalbim deli gibi çarpmaya başladı... bana ikinci kez güveniyordu... gğvenini boşa çıkarmamalıyım... ama ya onun hayatı...?



gülümsedi..."bir prenses olabilirim ama, ata binmeyi biliyorum... hadi gidelim..."



***atın eğerini hızla tutup kendine doğru çekti... atı birden hareke geçip ilerlemeye başladı... etraftaki askerlerin meraklı bakışlarına ve uyarılarına aldırmadan ilerlemeye başladı... o hızla ilerlerken saçları rüzgarla geriye doğru savrulmaya başladı... ince pürüzsüz boynu şimdi tamamen açıkta, rüzgarı yeyip duruyordu... elbisesinin etekleri dalgalanıyor ve ben ona bakarken bir kez daha aşık oluyorum...



***



hızla atından indi. eun a doğru koşmaya başladı... eun ne olduğunu anlamdan atından indi kendine doğru hızla gelen prensese bakıyordu... arada ne nezaket kuralları ne de sınıf farlı vardı...



eun un tam karşısında durdu ve sert bir sesle devam etti...



"ya hedefim imkansız bir aşk olursa...?!"



not: gecikme için kusura bakmayın... Smile)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder