6 Mayıs 2011 Cuma

Kılıç (23. Bölüm)

23. Bölüm


"bana hemen efendi chun u çağırın...!"



odamda kafamdan geçen düşüncelerle boğuşuyorum... hem rüzgarı korumak hem de kılıcı ele geçirmek, mümkün olabilir mi...? rüzgar kılıç için savaşacakken... bu çok zor... allahım bana yardım et...



***



"bana kılıç hakkında bildiklerinizi söyleyin lütfen... binlerce kişiyi peşinden sürükleyin bu kılıç neyin nesi...?"

"bu özel bir kılıç... şu ana kadar yapılmış en güçlü ve güzel bir kılıç... duyduklarıma göre bu kılıç eski bir kılıç ustası tarafından yapılmış... bu usta dünyanın en iyi kılıcını yapabilmek için yıllarını harcamış ve günün birinde bu kılıcı yapmış... ustanın ününü duyanlar bu kılcı elde etmek için geri çevrilemez tekliflerde bulunsalar da usta bunu kabul etmemiş... onun amacı kılıcı, onu en iyi şekilde kullanabilecek birine vermekmiş... bunun için aklında iki kişi varmış, çocuğu gibi sevdiği iki öğrencisi... ama ne yazık ki, usta seçimi yapamadan ölmüş... aslında öldürüldüğünü söyleyenler de var... daha sonra bu iki öğrenci kılıcın kendilerine ait olduğunu savunmaya başlayınca, kavga kaçınılmaz olmuş... yıllar boyunca kılıç iki taraf arasında el değiştirmiş... ama bir gün kılıç ortadan kaybolmuş, yaklaşık 20 yıl önce... kılıcı eski bir tapınakta yaşayan bir ustanın aldığını söylüyorlar... şimdi, 20 yıl sonra bu iki grup kılıç için yeniden karşı karşı karşıya gelecek... ne yazık ki, eun da bunlardan biri..."



"ve majesteleri de bunlardan biri..."

"anlamadım efendim, majesteleri mi...?"

"evet... babam kılıcı ele geçirmem karşılığında bana özgürlüğümü verecek..."

"özür dilerim majesteleri, anlamakta güçlük çekiyorum... majesteleri neden kılıcın peşinde...? ve sizin özgürlüğünüz..."

"majesteleri, kaybetmeye tahammülü olmayan bir çocuk gibidir... benim bu görevi yerine getirecek olmam, onun düşüncelerinin boşa olduğunu gösterecek... bunu istemediği için, her zamanki gibi haklı çıkabilmek için, bu görevi verdi. amacı kılıcı ele geçirmek falan değil aslında..."

"peki sizin özgürlüğünüz..."



bunun cevabını ona söyleyip söylememek arasında gidip geliyorum...



"ben bir pazarlık yaptım..."



gözleri kocaman açıldı... ama yüzüne baktığımda bunu ona söyleyemeyeceğimi anladım...



"önemli bir şey değil... şimdi asıl düşünmemiz gereken kılıcı nasıl ele geçireceğimiz... ve rüzgar..."

"efendim bu çok zor bir görev olacak... iki grup da bu savaş için 20 yıldır hazırlık yapıyor... çok fazla kan döküleceğini tahmin ediyorum... bu hengamenin içinde kılıca ulaşmak çok zor olacak... "

"elimizden geleni yapmak zorundayız..."



****



chun günlerce istihbarat toplamak için çalıştı... adamlarını hazırlıklarını yaptı... bense onu uzaktan öylece izledim... çünkü benim yapabileceğim bir şey yok, chun a güvenmekten başka... saldırının dolunayda olacağı bilgisine ulaştık... çok fazla kan dökülecek... korkum rüzgar ve chuh un zarar gömesi... endişeden kıvranıyorum, deli gibi korkuyorum... odamda dört dönerken chun u bu hengamenin içinde sonsuza kadar kaybetmekten korkuyorum... ya onu bir daha göremezsem...? bu düşünceler beynimi kemirip duruyor... aklımdan kovmaya çalışsam da bir türlü silip atamıyorum... o zaman düşünüyorum, chun u kaybedersem, özgürlüğü ne yapacağım...? özgür olmayı chun için istememiş miydim zaten...?



---chun---



prenses hazretlerini günlerdir göremiyorum... günlerdir odasından çıkmıyor... onu görememek dayanılmaz bir acı... hele de karşılaşmaya bu kadar az zaman kalmışken... tüm hazırlıkları tamamladık sayılır... en ufak bir hataya yer vermeyecek şekilde planlar yaptık... ama içimdeki korkuları yok edemiyorum... korkularım kendi camım için değil... ölmekten çok prensesi bir daha görememekten korkuyorum... diğer bir korkumda bu keşmekeşin içinde rüzgarı kaybetmek, onu koruyamamak... bunca zaman yerine getiremediğim abilik görevini yeniden yapamamak... bu endişleri kalbimde taşırken bir karar alıyorum... prensesle görüşmek zorundayım...



artık gemileri yakıyorum...



***



prensesin dairesinin önünde beni içeri çağırmasını bekliyorum... hizmetçinin cılız sesi kulaklarım yankılanıyor... bense kapının önünde amacım prensese talimat raporunu sunmak olsa da, gerçek amacım prensese yıllardır içimde taşıdığım duygularımı anlatmak.. red edilmek, azarlanmak hatta saraydan uzaklaştırılmak umurumda bile değil... bu savaştan sağ kurtulamazsam zaten hepsi önemini kaybedecek...



içeriden prensesin beni davet eden senini duyuyorum... kalbim daha hızlı çarpmaya başlıyor... kapılar açılıyor ve ben her adımda biraz daha heyecanlanıyorum... artık kalbimin ritmini kontrol edemiyorum...



"oturun lütfen... bende sizi çağıracaktım..."

yerime yavaşça oturdum... karşımda tüm güzelliği ve hafif tebessümüyle prenses duruyor... uzun omzundan aşağı doğru inmiş simsiyah saçları, mavi beyaz elbisesinin üzerine dökülmüş... saçlarının her iki yanında dikkatlice yerleştirilmiş ince zarif iki toka ve saçlarının arasında seçebildiğim kulaklarında sallanan ince küpeler... iri siyah gözleri ve kavisli burnu... gülümsedikçe hafifçe belli olan dolgun dudaklarının hemen yanında duran gamzesi...



içime onu tamamen kaybetme korkusu çöreklenip kalırken, onun güzel yüzüne saatlerce bakmak istiyorum...



"son hazırlıklar hakkında size bilgi vermek için geldim efendim..."

"lütfen sizi dinliyorum..."



önümdeki kağıtlara gömüldüm ve tüm ayrıntılarıyla anlatmaya başladım... ara da bir yüzüne bakıyorum ve düşünceli gözlerini görüyorum... ne zaman gözleri gözlerime değise kalbim daha da hızlanıyor...



sunum bitti... artık ayrılma vakti geldi... ama ayaklarım beni gitmemek için ve kalbimse içindekileri dökmek için çırpınıyor...





"prenses hazretleri..."

"evet..."

"bu çok zor savaş olacak... mümkün ki, bir çok kan akacak... korkum canımı kaybetmekten değil... şu kalbimin içinde yıllardır sakladığım duygularımla bu dünyadan ayrılmak... duygularımın muhatabına duygularımı anlatamadan gitmek..."



güzüne bakıyorum koyu bir kederi ve ardına saklanmış merakı görüyorum...



"birini sevdiğinizi bilmiyordum..."

"evet efendim, hem de kalbime sığmayacak bir sevgiyle..." yüzündeki keder daha da artmaya başladı... yalancı bir tebessümle devam etti...



"bana her zaman büyük bir özveriyle hizmet ettiniz... bunun için şize teşekkür ederim... ancak ağzınızdan ölümle ilgili bu lafları duymak beni incitir... eminim diğer görevleriniz de olduğu gibi bunu da başarıyla yerine getireceksiniz... daha da önemlisi, açıkçası bunu yapmakta kendimde bir zorunluluk hissediyorum... sanırım sevdiğiniz kişi bu saraydan... sizi onunla görüştürmek için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz... bana olan hizmetlerinizin karşılığında sanırım bu kadarını yapabilirim..."



yüzündeki keder arttı be gözlerinin bulutlandığını gördüm... onu incitecek bir söz söylemektn korkarcasına devam ettim..



"tahminleriniz de haklısınız efendim... imkansız bir aşkla sevdiğim kişi saraydan biri... ancak... "

"bu kadar imkansız biri mi...?"

"bana hem çok yakın hem de çok uzak biri... haddimi aşarak böyle bir sevgiyi içimde taşıyorum..."

"kim olduğunu merak ediyorum... bana söylerseniz belki yardımım dokunabilir..."



kalbim artık ağzımda atıyor... heyecandan elim ayağım titriyor... kendimi zor kontrol ederken sözcükler ağzımdan dökülüyor...



"bu imkansız aşkımın muhatabı sizsiniz efendim..."



sonunda ağzımdan döküldü... bu yıllardır içimde taşıdığım tüm acıyı sanki birden ortaya döktü... utanarak prensesin yüzüne baktım... çok şaşırdığını görebiliyorum... güzel iri gözleri daha da açıldı... haklıydı benim gibi biri onu sevme cürretini göstermişti... başımı önüme eğdim ve yavaşça devam ettim...



"cürretimi mazur görün efendim... haddim olmadan sizi sevmeye kalkıştım... ancak size olan duygularımı artık kalbimde saklayamıyorum... buna gücüm kalmadı artık... bana kızabilir, beni saraydan atabilirsiniz... hakkınız var... ancak sizin için hiç olmazsa bu son görevimi yerine getirmeme izin verin... ben... ben size içimdekileri anlatmadan ölmek istemedim efendim... beni affedin lütfen..."



başımı yavaşça kaldırdığımda gözlerinden oluk gibi yaşlar akıtan prensesi gördüm... onu kırmış olduğumu düşündüm, içim bu sefer daha çok yanmaya başladı... bu karşılıksız sevgimden daha acı... yüreğimin bin bir parçaya bölündüğünü hissediyorum... artık bu odada kalamam... yavaşça yerimden kalkıyorum...



"müsadenizle efendim..."



prenses benimle birlikte yavaşça yerinden kalktı.. gözlerinden hala yaşlar süzülüyor... ona bu halde görmeye daha fazla tahammül edemiyorum... başımı önüme eğiyorum arkamı dönüyorum... kapıya doğru ilerlerken, belki hayatımda asla yapmaya cürret edemeyeceğim şeyi yapıyorum...



hızla geri dönüyorum... ayakta şaşkın gözlerinden oluk gibi yaş akıtan prensese doğru ilerleyip onu kollarımın arasına alıyorum... bir bir anlık refleks... ellerim ipek elbisesiyle kaplanmış sırtının üzerinde, sıkıca tutuyorum onu... uzun siyah saçları yüzümü okşarken ben çenemi onun omuzuna dayıyorum... bunca zaman yüzüne bile bakmaya cesaret edemediğim, ellerine bile dokunmak yasak olan prensesi kollarımın arasına alıyorum, bırakmamacasına... bana kızmasınaa kovmasına aldırmıyorum... ben onu severken zaten yaşamıyordum ki... işte şimdi yaşıyorum, onu sararken nefes aldığımı hissediyorum...



sırtımda bir sıcaklık hissediyorum... usulca hareket eden ve her hareketi kalbime işleyen bi şeyler... bunlar prensesin elleri... şimdi beni sarıyor... acı ve mutluktan gözlerimi kapatırken gözlerimden yaşlar süzülüyor... kulağıma çalınan söz ise...



"neden bu kadar geç kaldın...?"



bu sevgimin karşılıksız olmadığı anlamına mı geliyor... bu mümkün olabilir mi...? onu daha sıkı sarıyorum, incitmekten korkarcasına... ağzımdan



"seni seviyorum..." sözcükleri dökülürken, prensesten duyduklarım,

"bende..."



ne kadar zaman bu halde kaldık bilmiyorum... kalbim içime sığmıyor artık... usulca ayrıldım ondan... göz yaşlarıyla ıslanmış yüzünü ellerimin içine aldım... şefkatle yüzündeki yaşları sildim... yüzümü ona daha da yaklaştırdım...



"artık ağlayın, lütfen..."

"bana sağ salim dönmek zorundasın..."

"söz veriyorum..."





not: finale çok az kaldı arkadaşlar... Smile)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder