3. Bölüm
uzaktan gelen kalabalığın bir haydut sürüsü olduğunu anlamam uzun sürmedi... bu yklaşık on kişilik bir grup. yanlarında atları, çaldıkları eşyalar ve köleleri var... gördüğüm manzaranın dehşetiyle irkiliyorum, yanlarında götürdükleri kölelerin halini görünce hem üzülüyorum hem de korkuyorum. onlar ormanlık yolda ilerlerken ben, bir ağacın arkasına pusmuş, uzaklaşmalarını bekliyorum... korkudan kalbim deli gibi atıyor, nefes almaktan bile korkuyorum, beni fark edecekler diye... allahım nolur, beni fark etmesinler...
"naber küçük kız...""!!!???" arkamı döndüğümde gördüğüm manzaranın dehşetiyle çığlık attım. karşımda iri yarı, üstü başı kir toz içinde olan orta yaşlarda bir haydut duruyor... ben çığlık atınca keyiften gülmeye başladı..."amma da ürkekmişsin sen... hahahaaa..." ani bir hareketle kaçmaya çalışıyorum, ama kollarımdan beni sıkıca kavrıyor... korkudan birazdan öleceğimi zannediyorum. bütün vücudum buz kesti, korkudan titriyorum... yalvaran bakışlarla,"nolur, bırakın beni gideyim, nolur...""hahahaaaa..." ben ona yalvaran bakışlarla bakınca iyice keyiflendi... o benim kollarımı sıkıca tutarken ben, kollarından sıyrılmaya çalışıyorum ama nafile... hemen yanımıza diğer haydutlar da gelmeye başlıyor... "aferin sana choi, iyi iş... bağlayın şunun ellerini,ağzını...""hayır, nolur yapmayın, bırakın gideyim nolur...""merak etme, seni fazla misafir etmeyeceğiz...""?!""yakında satılacaksın diyorum...""hayır nolur, bırakın beni gideyim, lütfen...""şiiittt kıpırdama, sizde bağlayın şunun ağzını..."
biri sıkıca ellerimi arkadan bağladı, diğeri ağzıma bir çaputu geçirdi... ite kaka beni diğer kölelerin yanına götürüyorlar...yalvaran gözlerle bakıyorum ama nafile... bunlar kalpleri katılaşmış, gözleri paradan başka bir şey görmeyen zavallılar... diğer kölelerin yanına götürülürken gözlerim, ağacın altında kalan bohçamda kalıyor...
yola çıkarken hayatımın iradesinin artık kendi ellerimde olacağını zannetmiştim... ama yanılmışım. yaptığım şey sadece cahil cesaretinden başka bir şey değilmiş... bu zamanda kadınların nasıl bir hayat sürdüklerini az çok biliyordum... ya evinin hanımı, ya bir geyşa, ya da köle... başka bir seçenek yok... ben kendi ellerimle köleliğimi hazırladım... ama ya o evde kalsaydım durum bundan pek iç açıcı olmayacaktı ama yine de bir öle olarak yaşamaktan iyidir...
etrafımdakilere bakıyorum... gözlerinde korkudan çok kederi görüyorum. onlar kaderlerini çoktan kabullenmişler bile... çoğunluğu kadın, içlerinde genç erkeklerde var... üzerleri perişan... günlerdir yol yürüdükleri o kadar belli ki... kendimi düşünüyorum, benim sonum da bunlar gibi olacak... hayır bunu kabul edemem... kaçmak zorundayım... uygun zamanı kollayıp kaçmalıyım... geceyi beklemeliyim...
saatlerce yol yürüdük... vakit çoktan akşamı gösteriyor... haydutlar ormanda konaklayacak bir yer buldular. atlarını hemen yakınlarındaki ağaca bağlıyorlar... biri bize doğru yaklaştı..."heyy...! topalanın bir araya... sana diyorum, toplanın..." bizi bir araya topladıktan sonra, elindeki kılıcını gösterip, konuşmaya başladı..."bana bakın, kaçmaya çalışan olursa, gözümü kırpmadan gebertirim...! şimdi uslu uslu oturun burda...! hey sen, şu kızın ağzındaki çaputu aç, birazdan yemek dağıtacağız. uslu uslu yeyin..."
yanımdaki kadın ağzımdaki çaputu çıkardı. ve çaktırmadan ellerimi çözdü..."teşekkür ederim..." ben teşekkür edince hafiften gülümsedi ve konuşmaya başladı..."yaşın çok küçük... ne işin vardı ormanda...?""ben...""anlıyorum seni, evden kaçtın değil mi...? kızım hiç iyi yapmamışsın... bunların eline bir kere düştüğün zaman artık kurtulman imkansız... evinde ne kadar zulüm çekersen çek, iyi yapmamışsın kaçmakla..."içime kocaman bir taş oturuyor... ama pes etmiyorum... kadına doğru yaklaşıyorum ve fısıldıyorum..."bu gece kaçmaya çalışacağım..." kadın ufak bir tebessüm edip devam etti..."boşuna uğraşma... bak etrafına, bunlar haydut... senin kaçmana izin vermezler... yakalandığında da... nys yani kaçmayı aklından çıkar. kaderine razı ol...""beni satmalarına nasıl razı olabilirim...?!""başka çaren yok... şansın varsa bir geyşa olur, zengin birinin metresi olursun... yada köle olarak, ordan oraya sürülürsün... güzelsin, gençsin... muhtemelen geyşa olarak satılırsın..."
geyşa...!!! içimi derin bir korku kapladı... geyşa olmak... zengin birinin metresi olmak... imkansız... ben geyşa olamam...!
"hayır, olmaz...! ölmeyi tercih ederim..." kadın yine tebessüm etti, artık tebessüm ettikçe daha da korkuyorum. her tebessümün ardında kötü bir haber var...
"ölmek, kolay olan yanı... kaçanları yakaladıklarında ne yaptıklarını bilmek bile istemezsin, emin ol...""nasıl yani..." kadının gözleri doldu, uzaklara derin derin baktıktan sonra, kaşlarını çatıp devam etti..."daha küçüksün, hayat hakkında ne biliyorsun ki...! bu işler evden kaçmaya benzemez... sen bir kadınsın, nereye kadar kaçacaksın, hadi kaçtın ne yapacaksın... eninde sonunda yine bunların eline düşeceksin... !"
kadın böyle söyleyince içimdeki bütün ümit kırıntıları da yok olup gitti...içimi derin bir korku sardı... kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. kaçmak çözüm değil ki... sonuçta bir kızım... nereye kadar dayanabilirim... evden kaçtığıma pişman oluyorum, ama gururum buna da izin vermiyor... kapana kısıldım... hiç bir çözüm yolu yok...
herkese bir parça kuru ekmek dağıttılar... saniyede tüketildi... benimse yediğim her lokma boğazıma takılıyor... gelecek günün ne getireceğini az çok tahmin edebiliyorum... ama kabullenemiyorum... kaçmak uzaklaşmak istiyorum ama elim kolum bağlı... derin bir çaresizlik içinde kıvranıyorum...
karanlık ormanı tek aydınlatan ay ışığı ve haydutların etrafına toplandıkları ateş... kölelerin bir çoğu derin uykuya daldılar bile... haydutların bir kısmı ateşin başında uyumuş, diğerleri ise ya kölelerin yada atların başında nöbet tutuyor... korkudan gözüme uyku girmiyor bir türlü... korkuyorum hem de çok...
tam gözlerim dalacakken gürültüyle uyanıyorum... birden etrafımızı bir kalabalık sardı... uyuyan herkes sıçrayıp kalktılar yerlerinden, haydutların hepsi kılıçlarına kuşandı... her yer birbirine girdi, bağıranlar kaçanlar, yere yığılanlar... gecenin karanlığında kimse nereye gittiğini bilmeden etrafta kaçışıyor, kimisi rast gelen kılıç darbelerinin altında yaralanıyor... biraz önce az da olsa ormanı aydınlatan ateş, üzerine bir cesetin düşmesiyle, ortadan ikiye yarılıp, ışığını kaybediyor...
olduğum yerde öylece pusup kalıyorum... gördüğüm manzaranın dehşetiyle, ne yapacağımı bilmeden, öylece olanları izliyorum... birden aklımda şimşekler çakıyor... bu son şansım olabilir, geyşa olmamak, köle olmamak için son şans...! hızla yerimde kalkıyorum... kaçan onca insanı yarıp, hengamenin arasından uzaklaşmaya çalışıyorum... nefes nefese koşarken, bir düşünce beni olduğum yerde durduruyor... bir kızsın, bu gün olamazsa yarın mutlaka yakalanırsın... başka çaren yok... çare yok... erkek olmak zorundayım... nefes nefese geri dönüyorum... ama kulaklarımda hala kılıç seslerinin çınlamasını duyuyorum... ben adım attıkça sesler daha gürleşiyor... inlemeler, bağırtılar, kılıç sesleri...bir ağacın arkasına saklanıyorum... uygun zamanı bekleyip, birinin kıyafetlerini çalmak için... sırtım dönük ağacın arkasından tam çıkacakken önüme biri yığılıyor... çığlık atmamak için elimle ağzımı kapatıyorum... önüme düşen adam bir iki debelenmeden sonra hareketsiz kalıyor...
insan çaresiz olduğu zamanlarda asla yapamayacağını düşünündüğü şeyleri tereddüt etmeden yapabilir... o an insan sadece kendini düşünür, yapması gerekn şeyin o olduğuna kendini şartlandırır... çünkü başka çıkar yol yoktur... ben şimdi, bir cesetin üzerini soyuyorum... önceden olsa bana çok acımasızca yada etik değil gibi gelirdi, yada korkudan yapmam derdim. ama çaresizken, sadece kendinizi düşünüyorsunuz... tüm korkular, tüm kurallar bir anda silinip gidiyor, o an önemli olan şey sadece sizsiniz...
bir ağacın altında nefes nefese oturmuş, öylece duruyorum... zihnim bu gün yaşadığım onca şeyi kavramaya çalışıyor... yaşadıklarımı belirili bir düzene ottutturmaya çalışıyor... neler yaşadım şu bir kaç gün içinde... köle olmanın, ölmenin kıyısında geçtim... gözlerimin önünde insanlar öldürüldü... korkunç bir manzaraya daha birkaç saat önce şahit oldum... yaşadığım dünya bu mu gerçekten...? insanların satıldığı, acımadan öldürüldüğü... daha nelere şahit olacağım hakkında hiç bir fikrim yok... ama bundan sonra yola bir erkek olarak devam edeceğim...
***çarşıda biri, önüne gelen geçen herkese birini soruyor... divane gibi ortalıkta dolaşıp, önüne gelen herkesi çevirip soruyor... bu chun...
"amca lütfen, şu boylarda, saçları uzun tek başına gezen bir kız...""siz gördünüz mü peki...? şu boylarda, evet...""görmedinzi mi...? lütfen...""hayır, saçları uzun... tek başına...""siz de mi görmediniz..."
--chun--her baş oynatışta ümidim biraz daha kırılıyor... ama pes etmeyeceğim, onu bulana kadar devam edeceğim... ve ellerinden tutup götüreceğim onu... sadece ikimizin olduğu bir yere... kimse onu bir daha kıramayacak, incitmeyecek... bir daha asla üzülmeyecek... bunları düşündükçe içimi derin bir acı kaplıyor... bir ihtimal bile olsa onu bulamamak beni delirtiyor...
"ormanda, haydutlara saldırmışlar... bir sürü kişi ölmüş... içinde kölelerde varmış...""gerçekten mi...? zavallılar..."
hemen yanımda konuşan esnafın sözlerine kulak kabarttım... içimi derin bir korku kapladı... olabilir mi, eun haydutların eline düşmüş olabilir mi...? ama imkansız... ya olduysa... bu merak beni hemen harekete geçirdi... kalabalık pazar meydanından hızla koşmaya başladım...
ihtimalin doğru olma olasılığı bile beni çıldırtıyor... eun un onların elne düşmüş olabilir... ever bu bir ihtimal... aynı zamanda ormanın bizim eve yakın olması da, korkularımı iyice derinleştiriyor...
ağaçlarla kaplı ormanda yol alıyorum... yavaş yavaş derinliklerine doğru ilerliyorum... dar patikadan ormanlık yola çıkıyorum... etrafa dikkatli dikkatli bakıyorum... gözlerimin ona ait bir şeyleri kaçırmasını istemiyorum... ama deli gibi korkuyorum, ya ona ait bir şeyi bulursam...?!
yoruluyorum, elimi bir ağca dayıyorum... oda ne...? bohça...! eğiliyorum, titreyen ellerimle bohçanın düğümünü çözüyorum... kalbim ağzımda atıyor... içinden ona ait bir şey bulabilme korkusu tüm bedenimi sarıyor... bohçanın düğümü çözülüyor, gözlerimdeki yaşlara mani olamıyorum, bunlar eun un kıyafetleri... dizlerimin üzerine çöküyorum, göğsüme bastırıyorum... bunlar onun kıyafetleri... bunlar eun umun kıyafetleri... " EUN...!!! NERDESİN...?!" bu acı kalbime sığmıyor... dayanamayacak gibi oluyorum... eun burdaymış... ben onu kasabada ararken, o burdaymış... peki şimdi nerde...? eşyalarını neden burda bıraksın ki... yoksa...?! hayır, bu mümkün değil...
tüm gücümle ormanın derinliklerine doğru koşuyorum...
askerler gelmiş, ölüleri buldukları yere gömerken yaralıları da sorgulamak için yanlarında götürüyorlardı... ben diğerlerinin arasından eunu arıyorum... yaralılara sırayla baktım, ama eunu bulamadım... peki ya ölüler...
"hey sen... kimi arıyorsun...?""evet memur bey... ben kardeşimi arıyorum...""kardeşin demek...""yaralılar içinde bulamadım onu...""ya kaçtı yada..." gözleriyle gömülen cesetlere baktı... korkuyorum, eun u onların arasında bulmaktan korkuyorum... memurun biri, bir kızı gömdüğü çukurun içine atacakken, birden irkildim... koşarak cesedin yanına geldim...
***gömecek olan memur, yanına hızla yaklaşan genci görünce bir adım geriye gitti... genç kızın hemen yanına diz üstü çöktü... gözlerindeki yaşlara zar zor hakim olurken kızın yüzüne bakıp bakmamak arasında gidip geldi... en sonunda kızın yüzünü çevirince hıçkırıklara boğuldu... kendini hemen yan taraftaki toprak boşluğa bıraktı... elindeki bohçayı sıkarak haykırıyor... "eun nerdesin...?!"
"evlat topal kendini..." bunu söyleeyn gencin biraz önce konuştuğu memur..."eğer burada değilse, muhtemelen hala hayattadır." genç gözlerindeki yaşı elinin tersiyel sildikten sonra devam etti..."nereye gitmiş olabilir...""artık ormandan gitmeye cesaret edemez. onu kasabalarda aramalısın...""hiçbir yeri bilmiyor... nasıl gider ne yapar...?""şansı varsa..." genç memurun gözlerine meaklı meraklı baktı..."evet...""bak evladım, yaşı küçük olanları genelde genel eve satarlar... yada çaresizlikten bir çok kız, kendi ayaklarıyla giderler... eğer şansı varsa köle olmaz, geyşa olur..."
***o geceden sonra artık yeni bir kimliğe büründüm. ben bir erkeğim ve adım, dong... üzerime giydiğim kıyafetler, bir haydutun kıyafetleri... üzerindeki kan lekelerinin bir kısmını kapatmayı başardım, diğer kısmını da gün doğar doğmaz, derde çıkartmaya çalıştım... başımı yukarıdan toplayıp topuz yaptım. eteğimden yırttığım bir parçayı alnımdan geçirdim ve kaküllerimi bandajın üzerinden attım. yüzümün yarısını bu şekilde kamufile etmeyi başardım. ya davranışlarımı nasıl kamufile edeceğim...? allahım bana yardım et...
uzaktan gelen kalabalığın bir haydut sürüsü olduğunu anlamam uzun sürmedi... bu yklaşık on kişilik bir grup. yanlarında atları, çaldıkları eşyalar ve köleleri var... gördüğüm manzaranın dehşetiyle irkiliyorum, yanlarında götürdükleri kölelerin halini görünce hem üzülüyorum hem de korkuyorum. onlar ormanlık yolda ilerlerken ben, bir ağacın arkasına pusmuş, uzaklaşmalarını bekliyorum... korkudan kalbim deli gibi atıyor, nefes almaktan bile korkuyorum, beni fark edecekler diye... allahım nolur, beni fark etmesinler...
"naber küçük kız...""!!!???" arkamı döndüğümde gördüğüm manzaranın dehşetiyle çığlık attım. karşımda iri yarı, üstü başı kir toz içinde olan orta yaşlarda bir haydut duruyor... ben çığlık atınca keyiften gülmeye başladı..."amma da ürkekmişsin sen... hahahaaa..." ani bir hareketle kaçmaya çalışıyorum, ama kollarımdan beni sıkıca kavrıyor... korkudan birazdan öleceğimi zannediyorum. bütün vücudum buz kesti, korkudan titriyorum... yalvaran bakışlarla,"nolur, bırakın beni gideyim, nolur...""hahahaaaa..." ben ona yalvaran bakışlarla bakınca iyice keyiflendi... o benim kollarımı sıkıca tutarken ben, kollarından sıyrılmaya çalışıyorum ama nafile... hemen yanımıza diğer haydutlar da gelmeye başlıyor... "aferin sana choi, iyi iş... bağlayın şunun ellerini,ağzını...""hayır, nolur yapmayın, bırakın gideyim nolur...""merak etme, seni fazla misafir etmeyeceğiz...""?!""yakında satılacaksın diyorum...""hayır nolur, bırakın beni gideyim, lütfen...""şiiittt kıpırdama, sizde bağlayın şunun ağzını..."
biri sıkıca ellerimi arkadan bağladı, diğeri ağzıma bir çaputu geçirdi... ite kaka beni diğer kölelerin yanına götürüyorlar...yalvaran gözlerle bakıyorum ama nafile... bunlar kalpleri katılaşmış, gözleri paradan başka bir şey görmeyen zavallılar... diğer kölelerin yanına götürülürken gözlerim, ağacın altında kalan bohçamda kalıyor...
yola çıkarken hayatımın iradesinin artık kendi ellerimde olacağını zannetmiştim... ama yanılmışım. yaptığım şey sadece cahil cesaretinden başka bir şey değilmiş... bu zamanda kadınların nasıl bir hayat sürdüklerini az çok biliyordum... ya evinin hanımı, ya bir geyşa, ya da köle... başka bir seçenek yok... ben kendi ellerimle köleliğimi hazırladım... ama ya o evde kalsaydım durum bundan pek iç açıcı olmayacaktı ama yine de bir öle olarak yaşamaktan iyidir...
etrafımdakilere bakıyorum... gözlerinde korkudan çok kederi görüyorum. onlar kaderlerini çoktan kabullenmişler bile... çoğunluğu kadın, içlerinde genç erkeklerde var... üzerleri perişan... günlerdir yol yürüdükleri o kadar belli ki... kendimi düşünüyorum, benim sonum da bunlar gibi olacak... hayır bunu kabul edemem... kaçmak zorundayım... uygun zamanı kollayıp kaçmalıyım... geceyi beklemeliyim...
saatlerce yol yürüdük... vakit çoktan akşamı gösteriyor... haydutlar ormanda konaklayacak bir yer buldular. atlarını hemen yakınlarındaki ağaca bağlıyorlar... biri bize doğru yaklaştı..."heyy...! topalanın bir araya... sana diyorum, toplanın..." bizi bir araya topladıktan sonra, elindeki kılıcını gösterip, konuşmaya başladı..."bana bakın, kaçmaya çalışan olursa, gözümü kırpmadan gebertirim...! şimdi uslu uslu oturun burda...! hey sen, şu kızın ağzındaki çaputu aç, birazdan yemek dağıtacağız. uslu uslu yeyin..."
yanımdaki kadın ağzımdaki çaputu çıkardı. ve çaktırmadan ellerimi çözdü..."teşekkür ederim..." ben teşekkür edince hafiften gülümsedi ve konuşmaya başladı..."yaşın çok küçük... ne işin vardı ormanda...?""ben...""anlıyorum seni, evden kaçtın değil mi...? kızım hiç iyi yapmamışsın... bunların eline bir kere düştüğün zaman artık kurtulman imkansız... evinde ne kadar zulüm çekersen çek, iyi yapmamışsın kaçmakla..."içime kocaman bir taş oturuyor... ama pes etmiyorum... kadına doğru yaklaşıyorum ve fısıldıyorum..."bu gece kaçmaya çalışacağım..." kadın ufak bir tebessüm edip devam etti..."boşuna uğraşma... bak etrafına, bunlar haydut... senin kaçmana izin vermezler... yakalandığında da... nys yani kaçmayı aklından çıkar. kaderine razı ol...""beni satmalarına nasıl razı olabilirim...?!""başka çaren yok... şansın varsa bir geyşa olur, zengin birinin metresi olursun... yada köle olarak, ordan oraya sürülürsün... güzelsin, gençsin... muhtemelen geyşa olarak satılırsın..."
geyşa...!!! içimi derin bir korku kapladı... geyşa olmak... zengin birinin metresi olmak... imkansız... ben geyşa olamam...!
"hayır, olmaz...! ölmeyi tercih ederim..." kadın yine tebessüm etti, artık tebessüm ettikçe daha da korkuyorum. her tebessümün ardında kötü bir haber var...
"ölmek, kolay olan yanı... kaçanları yakaladıklarında ne yaptıklarını bilmek bile istemezsin, emin ol...""nasıl yani..." kadının gözleri doldu, uzaklara derin derin baktıktan sonra, kaşlarını çatıp devam etti..."daha küçüksün, hayat hakkında ne biliyorsun ki...! bu işler evden kaçmaya benzemez... sen bir kadınsın, nereye kadar kaçacaksın, hadi kaçtın ne yapacaksın... eninde sonunda yine bunların eline düşeceksin... !"
kadın böyle söyleyince içimdeki bütün ümit kırıntıları da yok olup gitti...içimi derin bir korku sardı... kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum. kaçmak çözüm değil ki... sonuçta bir kızım... nereye kadar dayanabilirim... evden kaçtığıma pişman oluyorum, ama gururum buna da izin vermiyor... kapana kısıldım... hiç bir çözüm yolu yok...
herkese bir parça kuru ekmek dağıttılar... saniyede tüketildi... benimse yediğim her lokma boğazıma takılıyor... gelecek günün ne getireceğini az çok tahmin edebiliyorum... ama kabullenemiyorum... kaçmak uzaklaşmak istiyorum ama elim kolum bağlı... derin bir çaresizlik içinde kıvranıyorum...
karanlık ormanı tek aydınlatan ay ışığı ve haydutların etrafına toplandıkları ateş... kölelerin bir çoğu derin uykuya daldılar bile... haydutların bir kısmı ateşin başında uyumuş, diğerleri ise ya kölelerin yada atların başında nöbet tutuyor... korkudan gözüme uyku girmiyor bir türlü... korkuyorum hem de çok...
tam gözlerim dalacakken gürültüyle uyanıyorum... birden etrafımızı bir kalabalık sardı... uyuyan herkes sıçrayıp kalktılar yerlerinden, haydutların hepsi kılıçlarına kuşandı... her yer birbirine girdi, bağıranlar kaçanlar, yere yığılanlar... gecenin karanlığında kimse nereye gittiğini bilmeden etrafta kaçışıyor, kimisi rast gelen kılıç darbelerinin altında yaralanıyor... biraz önce az da olsa ormanı aydınlatan ateş, üzerine bir cesetin düşmesiyle, ortadan ikiye yarılıp, ışığını kaybediyor...
olduğum yerde öylece pusup kalıyorum... gördüğüm manzaranın dehşetiyle, ne yapacağımı bilmeden, öylece olanları izliyorum... birden aklımda şimşekler çakıyor... bu son şansım olabilir, geyşa olmamak, köle olmamak için son şans...! hızla yerimde kalkıyorum... kaçan onca insanı yarıp, hengamenin arasından uzaklaşmaya çalışıyorum... nefes nefese koşarken, bir düşünce beni olduğum yerde durduruyor... bir kızsın, bu gün olamazsa yarın mutlaka yakalanırsın... başka çaren yok... çare yok... erkek olmak zorundayım... nefes nefese geri dönüyorum... ama kulaklarımda hala kılıç seslerinin çınlamasını duyuyorum... ben adım attıkça sesler daha gürleşiyor... inlemeler, bağırtılar, kılıç sesleri...bir ağacın arkasına saklanıyorum... uygun zamanı bekleyip, birinin kıyafetlerini çalmak için... sırtım dönük ağacın arkasından tam çıkacakken önüme biri yığılıyor... çığlık atmamak için elimle ağzımı kapatıyorum... önüme düşen adam bir iki debelenmeden sonra hareketsiz kalıyor...
insan çaresiz olduğu zamanlarda asla yapamayacağını düşünündüğü şeyleri tereddüt etmeden yapabilir... o an insan sadece kendini düşünür, yapması gerekn şeyin o olduğuna kendini şartlandırır... çünkü başka çıkar yol yoktur... ben şimdi, bir cesetin üzerini soyuyorum... önceden olsa bana çok acımasızca yada etik değil gibi gelirdi, yada korkudan yapmam derdim. ama çaresizken, sadece kendinizi düşünüyorsunuz... tüm korkular, tüm kurallar bir anda silinip gidiyor, o an önemli olan şey sadece sizsiniz...
bir ağacın altında nefes nefese oturmuş, öylece duruyorum... zihnim bu gün yaşadığım onca şeyi kavramaya çalışıyor... yaşadıklarımı belirili bir düzene ottutturmaya çalışıyor... neler yaşadım şu bir kaç gün içinde... köle olmanın, ölmenin kıyısında geçtim... gözlerimin önünde insanlar öldürüldü... korkunç bir manzaraya daha birkaç saat önce şahit oldum... yaşadığım dünya bu mu gerçekten...? insanların satıldığı, acımadan öldürüldüğü... daha nelere şahit olacağım hakkında hiç bir fikrim yok... ama bundan sonra yola bir erkek olarak devam edeceğim...
***çarşıda biri, önüne gelen geçen herkese birini soruyor... divane gibi ortalıkta dolaşıp, önüne gelen herkesi çevirip soruyor... bu chun...
"amca lütfen, şu boylarda, saçları uzun tek başına gezen bir kız...""siz gördünüz mü peki...? şu boylarda, evet...""görmedinzi mi...? lütfen...""hayır, saçları uzun... tek başına...""siz de mi görmediniz..."
--chun--her baş oynatışta ümidim biraz daha kırılıyor... ama pes etmeyeceğim, onu bulana kadar devam edeceğim... ve ellerinden tutup götüreceğim onu... sadece ikimizin olduğu bir yere... kimse onu bir daha kıramayacak, incitmeyecek... bir daha asla üzülmeyecek... bunları düşündükçe içimi derin bir acı kaplıyor... bir ihtimal bile olsa onu bulamamak beni delirtiyor...
"ormanda, haydutlara saldırmışlar... bir sürü kişi ölmüş... içinde kölelerde varmış...""gerçekten mi...? zavallılar..."
hemen yanımda konuşan esnafın sözlerine kulak kabarttım... içimi derin bir korku kapladı... olabilir mi, eun haydutların eline düşmüş olabilir mi...? ama imkansız... ya olduysa... bu merak beni hemen harekete geçirdi... kalabalık pazar meydanından hızla koşmaya başladım...
ihtimalin doğru olma olasılığı bile beni çıldırtıyor... eun un onların elne düşmüş olabilir... ever bu bir ihtimal... aynı zamanda ormanın bizim eve yakın olması da, korkularımı iyice derinleştiriyor...
ağaçlarla kaplı ormanda yol alıyorum... yavaş yavaş derinliklerine doğru ilerliyorum... dar patikadan ormanlık yola çıkıyorum... etrafa dikkatli dikkatli bakıyorum... gözlerimin ona ait bir şeyleri kaçırmasını istemiyorum... ama deli gibi korkuyorum, ya ona ait bir şeyi bulursam...?!
yoruluyorum, elimi bir ağca dayıyorum... oda ne...? bohça...! eğiliyorum, titreyen ellerimle bohçanın düğümünü çözüyorum... kalbim ağzımda atıyor... içinden ona ait bir şey bulabilme korkusu tüm bedenimi sarıyor... bohçanın düğümü çözülüyor, gözlerimdeki yaşlara mani olamıyorum, bunlar eun un kıyafetleri... dizlerimin üzerine çöküyorum, göğsüme bastırıyorum... bunlar onun kıyafetleri... bunlar eun umun kıyafetleri... " EUN...!!! NERDESİN...?!" bu acı kalbime sığmıyor... dayanamayacak gibi oluyorum... eun burdaymış... ben onu kasabada ararken, o burdaymış... peki şimdi nerde...? eşyalarını neden burda bıraksın ki... yoksa...?! hayır, bu mümkün değil...
tüm gücümle ormanın derinliklerine doğru koşuyorum...
askerler gelmiş, ölüleri buldukları yere gömerken yaralıları da sorgulamak için yanlarında götürüyorlardı... ben diğerlerinin arasından eunu arıyorum... yaralılara sırayla baktım, ama eunu bulamadım... peki ya ölüler...
"hey sen... kimi arıyorsun...?""evet memur bey... ben kardeşimi arıyorum...""kardeşin demek...""yaralılar içinde bulamadım onu...""ya kaçtı yada..." gözleriyle gömülen cesetlere baktı... korkuyorum, eun u onların arasında bulmaktan korkuyorum... memurun biri, bir kızı gömdüğü çukurun içine atacakken, birden irkildim... koşarak cesedin yanına geldim...
***gömecek olan memur, yanına hızla yaklaşan genci görünce bir adım geriye gitti... genç kızın hemen yanına diz üstü çöktü... gözlerindeki yaşlara zar zor hakim olurken kızın yüzüne bakıp bakmamak arasında gidip geldi... en sonunda kızın yüzünü çevirince hıçkırıklara boğuldu... kendini hemen yan taraftaki toprak boşluğa bıraktı... elindeki bohçayı sıkarak haykırıyor... "eun nerdesin...?!"
"evlat topal kendini..." bunu söyleeyn gencin biraz önce konuştuğu memur..."eğer burada değilse, muhtemelen hala hayattadır." genç gözlerindeki yaşı elinin tersiyel sildikten sonra devam etti..."nereye gitmiş olabilir...""artık ormandan gitmeye cesaret edemez. onu kasabalarda aramalısın...""hiçbir yeri bilmiyor... nasıl gider ne yapar...?""şansı varsa..." genç memurun gözlerine meaklı meraklı baktı..."evet...""bak evladım, yaşı küçük olanları genelde genel eve satarlar... yada çaresizlikten bir çok kız, kendi ayaklarıyla giderler... eğer şansı varsa köle olmaz, geyşa olur..."
***o geceden sonra artık yeni bir kimliğe büründüm. ben bir erkeğim ve adım, dong... üzerime giydiğim kıyafetler, bir haydutun kıyafetleri... üzerindeki kan lekelerinin bir kısmını kapatmayı başardım, diğer kısmını da gün doğar doğmaz, derde çıkartmaya çalıştım... başımı yukarıdan toplayıp topuz yaptım. eteğimden yırttığım bir parçayı alnımdan geçirdim ve kaküllerimi bandajın üzerinden attım. yüzümün yarısını bu şekilde kamufile etmeyi başardım. ya davranışlarımı nasıl kamufile edeceğim...? allahım bana yardım et...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder