4. Bölüm
---chun--
memurun söyledikleri kalbimde kocaman bir delik açtı, gittikçe büyüyen, büyüdükçe daha fazla acıtan... şansın varsa bir geyşa olacağını söyledi... geyşa... benim uen um bir geyşa mı olacak...?! buna izin veremezdim... onu bulmak zorundayım... eun seni bulamk zorundayım... neden gittin, neden beni bıraktın...? seni sevdiğimi bile söyleme imkanı vermeden beni bırakıp gittin... sana kızıyorum, ama en çok kendime... sana bakamadığım için, seni yeterince koruyamadım için... o gün annem bu konuyu açtığında ellerinden tutup seni götüremediğim için...
koşuyorum, ben koştukça gözlerimdeki yaşalrın etrafa saçıldığını hissediyorum... seni kaybetmekten, sonsuza kadar kaybetmekten korkuyorum... ve yine kendime kızıyorum...
***kasabanın pazarında yürüyorum... insanlar kim kime dum duma... kimisi tezgahının başında mallarını satmaya çalışıyor, biri onunla sıkı pazarlığa tutuşmuş, bir kaç kuruş daha ucuz almanın peşinde... kimisi köşe başında sıcak ekmek satıyor, yanına toplaşan aç çocukları elindeki kaşığyla başından def etmeye çalışıyor... kimi sırtına kendinden daha ağır yükü yüklenmiş giderken, sahibi elleri arkada burnu yukarıda kalabalığı yarıp geçiyor... kimi amaçsızca tezgahların önünden geçiyor... ve köşede geyşalar, süslü kıyafetleri ve gösterişli saçlarıyla kendilerine incik boncuk seçiyor, yanlarından geçenlere göz ucuyla bakıp, şen kahkahalar atıyor... birden irkiliyorum; onlar gibi olmaya ramak kalmış ben, şimdi tam yanlarından geçiyorum... ve hissettiğim tek şey acıma duygusu... bu ülkede kadınların yaşaması gerçekten zor... belki daha farklı bir hayatları olsun isterlerdi, ama açlık bellibir yerden sonra bütün değerleri yıkıp geçiyor... kendimi düşünüyorum... böyle bir hayat yaşamaktansa ölmeyi yeğliyorum...
yiyecek satanların yanlarından geçiyorum... lezzetli kokular burnuma gelirken midemdeki açlığı bastırmaya çalışıyorum, ama nafile... burada kimse kimseye karşılıksız bir şey vermez... her şeyin mutlaka bir karşılığı olalı. o zaman bu acımasız dünyaya daha çok kızıyorum, ondan nefret ediyorum...
"ahır temizleyecek kişi aranıyor...!" en berbat işlerden biri... önceleri çaresizlikten yapmam dediğim şeyi yaptım şimdi açlıktan yapıyorum... "ben çalışmak istiyorum..." adam şöyle bir bana bakıyor"çok çelimsizsin, hadi yürü...""lütfen, böyle göründüğüme bakmayın, gayet kuvvetliyimdir...""hadi, yürü...!" dedi ve beni eliyle itekledi... bir köşede duruyorum ve adamı izliyorum... yanına gelen her adamda umutlarım biraz daha yıkılırken, gelenlerin geri dönmesiyle biraz daha ümitleniyorum...
yaklaşık üç saat bu seremoni devam etti... kimse işi kabul etmek istemedi... ben köşemde öylece dururken, adam eliyle beni işaret edip, yanına çağırdı... "hey sen çocuk, gel buraya..." hızla yaklaşıyorum adama... yeniden bana göz ucuyla baktıktan sonra devam ediyor..."bu işi yapabileceğine emin misin...?""evet efendim...""zor bir iştir. ve efendimiz çok sert biridir. en ufak kaytarmaya tahammülü yoktur ona göre...""yaparım...""peki o zaman. dinle... günde sabah akşam kölelerle yemek yiyeceksin, bunun dışında başka bir şey yok... ayrıca sana verecek fazladan yerimiz de yok. geceleri istersen evine git, istersen ahırda yat, kendin bilirsin... sabah erkenden kalkıp...." adam bir yandan konuşuyor, bana yapacaklarımı sıralarken bir yandan da çalışacağım eve doğru yürüyorduk...
ne iş olsa yapabileceğimi hissediyorum... zor olaması, pis olması önemli değil, şu an tek düşündüğüm başımı sokabileceğim ve karnımı doyurabileceğim güvenli bir yer olması...
adam beni önce evin büyük avlusuna götürdü... bütün işçiler geniş avluda toplanmış, evin merdivenlerinin başında elleri arkada duran adamın önünde başları önde selam duruyorlardı... beni görünce işçiler alttan alttan evin sahibi ise baştan ayağa süzmeye başladı... yanımdaki adam söze başladı..."efendim bu yeni at bakıcımız. adı dong... zayıf olduğuna bakmayın, güçlü biri...""hey sen, bu işi gerçekten yapabileceğine inanıyor musun...?" bunu söyleyen evin sahibiydi, kokudan kelimeler kafamda birbirine girdi ama devam ettim... başım onda saygı duruşunda"evet efendim...""peki öyleyse, iki hafta deneme süresi veriyorum sana. bu süre içinde para falan talep etmeyeceksin... hizmetine bakıp, gereken ücreti sana veririm... unutma iki hafta..."
umurumda olan para değildi zaten... işi kabul ettim... yanımdaki adam beni atların olduğu yere götürdü... ahır oldukça pis görünüyordu... sanki haftalarca temizlenmemiş gibi... içeri girer girmez keskin koku nefesimi kesti... ama devam ettim, başka çarem olmadığını biliyorum... dört tane at var, hepsi kocaman ve gayet sağlıklı görünüyorlar... atlara bakınca aklıma evdeki atımız geldi... içim burkuldu, eski anılarım canlandı gözlerimde... üzerine binip gezdiğim yerleri hatırladım, burnumun direği sızladı...
"işe önceyi burayı temizlemekle başlayacaksın... efendimizin dediğini duydun, sıkı çalışmak zorundasın... eğer hizmetinden memnun kalırsa ayrıca mükafat alırsın... hadi başa işe..."
adam uzaklaşır uzaklaşmaz, kollarımı sıvadım ve elime aldığım kürekle, ahırdaki pislikleri dışarı taşımaya başladım... bu iş sandığımdan daha zor olacak...
akşam oldu ama tam manasıyla bittim... adım atacak halim kalmadı... birazdan yemek dağıtılacak ama, tek istediğim, uyumak... ama açlık uykuma engel oluyor... ağır adımlarla avluya doğru ilerledim, sıcak yemeğin kokusunu buradan bile alabiliyorum, birden canlandım, adımlarımı hızlandırıp, geniş avluya doğu ilerledim... bir çok kişi yemeğini almış, bir köşede yiyordu, bazılar hala sırada, ellerindeki kaplara yemek konulmasını bekliyordu... sıraya girdim, önümdeki genç söze başladı...
"merhaba, aramıza hoş geldin...""sağol...""benim adım ming, tarlada çalışıyorum...""benimki dog, ahırdayım...""çok yorgun görünüyorsun, kendini bu kadar yıpratma istersen... hem çok zayıfsın, bu işi neden kabul ettin, başa işlerde bulabilirdin...""öyle..." daha fazla konuşmak istemedim, tabağıma konulan iki kaşık yemekle birlikte bir ağacın altına geçip oturdum, ming peşimden geldi ve yanıma oturdu..."ee anlat...""neyi...?""neden burdasın, nereden geldin, falan işte..." anında senaryo uydurmaya başladım, yeni kimliğime uygun bir senaryo..."fakir bir ailem var... babam hasta, acilen iş bulmak zorundaydım...""anlıyorum... nereden geliyorsun peki...?""bu yakınlardan...""öylemi, ben kasabanın dışındaki bir köyden geliyorum... benim durumum da seninkinden farksız değil... ama ben şanslıyım, senin gibi ahırda değilim..." sırıttı, bu canımı sıktı... yemeğimi bitirip, yanından kalktım..."çok yoruldum, yarın görüşürüz...""peki dong, yarın görüşürüz..."
ahıra doğru ilerliyorum... yediğim yemek berbattı ama açlık bunu düşündürmüyor insana... tek istediğim bir an önce yatıp uyumak, yorgunluktan ölüyorum resmen... samanlardan kendime bir yer yaptım ve kendimi içine öylece bıraktım, hayatımda bu kadar tatlı bir uyku çektiğimi hatırlamıyorum...
gecenin bir yarısı şiddetli bir gürültüyle uykum bölünüyor...
---chun---"evladım, kardeşini bu şekilde bulmazsın...""peki ne yapmalıyım...?""bana kalırsa memur olarak kaydol, bu şekilde izine rahatlıkla ulaşabilirsin... yoksa bu yaptığın zaman kaybından başka bir şey değil.. tek başına bulman imkansız..."
çarşıda konuştuğum tüccarın söyledikleri bana çok mantıklı geldi... doğruya tek başıma bulmam imkansız... hem bir işim olur hem de rahatlıkla onu arayabilirim...
"peki bu iş nasıl olacak...?""iyi birine benziyorsun, benim tanıklarım var... sana yardım ederim... ama karşılığında..." bu ülkede karşılksız hiçbir şey yok... karşılığında onu gözetmemi istedi...
ve artık bir memurum...
***duyduğum gürültüyle yerimden irkildim, gözlerimi zar zor açacakken biri ahırdan içeri girdi, bağırmama fırsat vermeden, eliyle ağızmı kapadı... kendimi samanların üzerinde buldum...
---chun--
memurun söyledikleri kalbimde kocaman bir delik açtı, gittikçe büyüyen, büyüdükçe daha fazla acıtan... şansın varsa bir geyşa olacağını söyledi... geyşa... benim uen um bir geyşa mı olacak...?! buna izin veremezdim... onu bulmak zorundayım... eun seni bulamk zorundayım... neden gittin, neden beni bıraktın...? seni sevdiğimi bile söyleme imkanı vermeden beni bırakıp gittin... sana kızıyorum, ama en çok kendime... sana bakamadığım için, seni yeterince koruyamadım için... o gün annem bu konuyu açtığında ellerinden tutup seni götüremediğim için...
koşuyorum, ben koştukça gözlerimdeki yaşalrın etrafa saçıldığını hissediyorum... seni kaybetmekten, sonsuza kadar kaybetmekten korkuyorum... ve yine kendime kızıyorum...
***kasabanın pazarında yürüyorum... insanlar kim kime dum duma... kimisi tezgahının başında mallarını satmaya çalışıyor, biri onunla sıkı pazarlığa tutuşmuş, bir kaç kuruş daha ucuz almanın peşinde... kimisi köşe başında sıcak ekmek satıyor, yanına toplaşan aç çocukları elindeki kaşığyla başından def etmeye çalışıyor... kimi sırtına kendinden daha ağır yükü yüklenmiş giderken, sahibi elleri arkada burnu yukarıda kalabalığı yarıp geçiyor... kimi amaçsızca tezgahların önünden geçiyor... ve köşede geyşalar, süslü kıyafetleri ve gösterişli saçlarıyla kendilerine incik boncuk seçiyor, yanlarından geçenlere göz ucuyla bakıp, şen kahkahalar atıyor... birden irkiliyorum; onlar gibi olmaya ramak kalmış ben, şimdi tam yanlarından geçiyorum... ve hissettiğim tek şey acıma duygusu... bu ülkede kadınların yaşaması gerçekten zor... belki daha farklı bir hayatları olsun isterlerdi, ama açlık bellibir yerden sonra bütün değerleri yıkıp geçiyor... kendimi düşünüyorum... böyle bir hayat yaşamaktansa ölmeyi yeğliyorum...
yiyecek satanların yanlarından geçiyorum... lezzetli kokular burnuma gelirken midemdeki açlığı bastırmaya çalışıyorum, ama nafile... burada kimse kimseye karşılıksız bir şey vermez... her şeyin mutlaka bir karşılığı olalı. o zaman bu acımasız dünyaya daha çok kızıyorum, ondan nefret ediyorum...
"ahır temizleyecek kişi aranıyor...!" en berbat işlerden biri... önceleri çaresizlikten yapmam dediğim şeyi yaptım şimdi açlıktan yapıyorum... "ben çalışmak istiyorum..." adam şöyle bir bana bakıyor"çok çelimsizsin, hadi yürü...""lütfen, böyle göründüğüme bakmayın, gayet kuvvetliyimdir...""hadi, yürü...!" dedi ve beni eliyle itekledi... bir köşede duruyorum ve adamı izliyorum... yanına gelen her adamda umutlarım biraz daha yıkılırken, gelenlerin geri dönmesiyle biraz daha ümitleniyorum...
yaklaşık üç saat bu seremoni devam etti... kimse işi kabul etmek istemedi... ben köşemde öylece dururken, adam eliyle beni işaret edip, yanına çağırdı... "hey sen çocuk, gel buraya..." hızla yaklaşıyorum adama... yeniden bana göz ucuyla baktıktan sonra devam ediyor..."bu işi yapabileceğine emin misin...?""evet efendim...""zor bir iştir. ve efendimiz çok sert biridir. en ufak kaytarmaya tahammülü yoktur ona göre...""yaparım...""peki o zaman. dinle... günde sabah akşam kölelerle yemek yiyeceksin, bunun dışında başka bir şey yok... ayrıca sana verecek fazladan yerimiz de yok. geceleri istersen evine git, istersen ahırda yat, kendin bilirsin... sabah erkenden kalkıp...." adam bir yandan konuşuyor, bana yapacaklarımı sıralarken bir yandan da çalışacağım eve doğru yürüyorduk...
ne iş olsa yapabileceğimi hissediyorum... zor olaması, pis olması önemli değil, şu an tek düşündüğüm başımı sokabileceğim ve karnımı doyurabileceğim güvenli bir yer olması...
adam beni önce evin büyük avlusuna götürdü... bütün işçiler geniş avluda toplanmış, evin merdivenlerinin başında elleri arkada duran adamın önünde başları önde selam duruyorlardı... beni görünce işçiler alttan alttan evin sahibi ise baştan ayağa süzmeye başladı... yanımdaki adam söze başladı..."efendim bu yeni at bakıcımız. adı dong... zayıf olduğuna bakmayın, güçlü biri...""hey sen, bu işi gerçekten yapabileceğine inanıyor musun...?" bunu söyleyen evin sahibiydi, kokudan kelimeler kafamda birbirine girdi ama devam ettim... başım onda saygı duruşunda"evet efendim...""peki öyleyse, iki hafta deneme süresi veriyorum sana. bu süre içinde para falan talep etmeyeceksin... hizmetine bakıp, gereken ücreti sana veririm... unutma iki hafta..."
umurumda olan para değildi zaten... işi kabul ettim... yanımdaki adam beni atların olduğu yere götürdü... ahır oldukça pis görünüyordu... sanki haftalarca temizlenmemiş gibi... içeri girer girmez keskin koku nefesimi kesti... ama devam ettim, başka çarem olmadığını biliyorum... dört tane at var, hepsi kocaman ve gayet sağlıklı görünüyorlar... atlara bakınca aklıma evdeki atımız geldi... içim burkuldu, eski anılarım canlandı gözlerimde... üzerine binip gezdiğim yerleri hatırladım, burnumun direği sızladı...
"işe önceyi burayı temizlemekle başlayacaksın... efendimizin dediğini duydun, sıkı çalışmak zorundasın... eğer hizmetinden memnun kalırsa ayrıca mükafat alırsın... hadi başa işe..."
adam uzaklaşır uzaklaşmaz, kollarımı sıvadım ve elime aldığım kürekle, ahırdaki pislikleri dışarı taşımaya başladım... bu iş sandığımdan daha zor olacak...
akşam oldu ama tam manasıyla bittim... adım atacak halim kalmadı... birazdan yemek dağıtılacak ama, tek istediğim, uyumak... ama açlık uykuma engel oluyor... ağır adımlarla avluya doğru ilerledim, sıcak yemeğin kokusunu buradan bile alabiliyorum, birden canlandım, adımlarımı hızlandırıp, geniş avluya doğu ilerledim... bir çok kişi yemeğini almış, bir köşede yiyordu, bazılar hala sırada, ellerindeki kaplara yemek konulmasını bekliyordu... sıraya girdim, önümdeki genç söze başladı...
"merhaba, aramıza hoş geldin...""sağol...""benim adım ming, tarlada çalışıyorum...""benimki dog, ahırdayım...""çok yorgun görünüyorsun, kendini bu kadar yıpratma istersen... hem çok zayıfsın, bu işi neden kabul ettin, başa işlerde bulabilirdin...""öyle..." daha fazla konuşmak istemedim, tabağıma konulan iki kaşık yemekle birlikte bir ağacın altına geçip oturdum, ming peşimden geldi ve yanıma oturdu..."ee anlat...""neyi...?""neden burdasın, nereden geldin, falan işte..." anında senaryo uydurmaya başladım, yeni kimliğime uygun bir senaryo..."fakir bir ailem var... babam hasta, acilen iş bulmak zorundaydım...""anlıyorum... nereden geliyorsun peki...?""bu yakınlardan...""öylemi, ben kasabanın dışındaki bir köyden geliyorum... benim durumum da seninkinden farksız değil... ama ben şanslıyım, senin gibi ahırda değilim..." sırıttı, bu canımı sıktı... yemeğimi bitirip, yanından kalktım..."çok yoruldum, yarın görüşürüz...""peki dong, yarın görüşürüz..."
ahıra doğru ilerliyorum... yediğim yemek berbattı ama açlık bunu düşündürmüyor insana... tek istediğim bir an önce yatıp uyumak, yorgunluktan ölüyorum resmen... samanlardan kendime bir yer yaptım ve kendimi içine öylece bıraktım, hayatımda bu kadar tatlı bir uyku çektiğimi hatırlamıyorum...
gecenin bir yarısı şiddetli bir gürültüyle uykum bölünüyor...
---chun---"evladım, kardeşini bu şekilde bulmazsın...""peki ne yapmalıyım...?""bana kalırsa memur olarak kaydol, bu şekilde izine rahatlıkla ulaşabilirsin... yoksa bu yaptığın zaman kaybından başka bir şey değil.. tek başına bulman imkansız..."
çarşıda konuştuğum tüccarın söyledikleri bana çok mantıklı geldi... doğruya tek başıma bulmam imkansız... hem bir işim olur hem de rahatlıkla onu arayabilirim...
"peki bu iş nasıl olacak...?""iyi birine benziyorsun, benim tanıklarım var... sana yardım ederim... ama karşılığında..." bu ülkede karşılksız hiçbir şey yok... karşılığında onu gözetmemi istedi...
ve artık bir memurum...
***duyduğum gürültüyle yerimden irkildim, gözlerimi zar zor açacakken biri ahırdan içeri girdi, bağırmama fırsat vermeden, eliyle ağızmı kapadı... kendimi samanların üzerinde buldum...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder