15 Mayıs 2011 Pazar

KÖR (23 Bölüm)

23. Bölüm
(1. KISIM)






Ahsen sessiz
oturma odasında oturuyordu. Önünde bugünün gazetesi vardı ve elinde bir
marker. Başvuracağı işlere bir O, başvurmayacağı işlere ise bir X yazacaktı,
ama bunun tam tersini yapıyordu.

Konsantre olamıyordu. Elindeki marker’i masa’ya attı ve arkasına yaslanıp
gözlerini kapattı. Biraz uyusaydı iyi olurdu.

Denedi, ama olmadı. Zaten günün bu saatin’de kim uyuyabilirdi?

Sonra Ahsen’in aklına bir fikir geldi. Duygu tiramisu’yu çok seviyordu. Biricik
kardeşi için tiramisu yapmak istiyordu. Mutfağa gitti.

Bir süre çekmece ve dolaplarda aradıktan sonra, sonunda önlüğü buldu. Tam önlüğü
giyeceği an, üzerinde dikili olan yazıyı gördü: ‘Herşeyin iyi yanına bak.’


[GERI BAKIŞ]

“Sen ‘mutluluk’ nedir bilmezsin ki.”

“Sanki siz biliyormusunuz?” diye cevap verdi Ahsen. Mr. Park sessiz kaldı, ve
Ahsen konuşmaya devam etti. “Biliyorum kör olduğunuz için mutsuzsunuz, ama
herşeyin iyi yanına bakamaz mısınız?”

“‘Iyi yanına bakmak’ mı?” Mr. Park Ahsen’in sesine doğru döndü ve ona bir
kaşını kaldırarak baktı.

[GERI BAKIŞ –SON-]

Ahsen Yoochun’ın… Mr. Park’ın yüzündeki ifadeyi hatırladı birden ve ister
istemez gülümsedi. Böyle bir şeyi bir kör adam’a nasıl diyebildi Ahsen? Hala
anlayamıyordu.

Ah, salak Ahsen, ah.

Ama bu hayatında yaptığı en salak şey değildi tabiki.

Kötü moralini unutturmak için artık tiramisu yapmak istemiyordu. Ahsen önlüğü
masa’nın üstüne koydu ve mutfaktan çıktı. Kendi odasına girdi.

Oyalanmak istemiyordu. Artık dikkatini dağıtacak şeyler yapmak için çok
yorgundu.

Ahsen yatağına yattı ve gözlerini kapattı.

Bugün herşeyi unutmak için bir gün değildi. Bugün geçmişleri hatırlama günüydü.
Hem iyi hemde kötü hatıraları.

[GERI BAKIŞ]

Büyük, güçlü el Ahsen’in ince bileğine yapıştı ve küçük kızı duvara fırlattı.
Ahsen’in ince vücudu duvardaki rafa ildi ve acısından ağlamak istiyordi. Ama Ahsen’in
siniri acısını unutturdu, cünkü canavar şu an annesini küçücük oturma odasının
ortasından dövüyordu.

“Yeter!” diye bağırdı on yaşındaki Ahsen ve annesini korumak için yanına koştu.

Sırtı rafa ildiğinde rafın üzerindeki yanan mumun yere düştüğünü fark etmedi.

“Ahsen! Koş!” diye bağırdı annesi. Babası annesini yere itti.

Ahsen’in gözleri büyüdü ve annesine koşup onu burdan çıkarmak, bu kırık ev, kırık
aile’den uzaklaştırmak istiyordu.

“Bana karşımı geliyorsun sen?!” diye bağırdı sarhoş adam.

Yine büyük güçlü eli Ahsen’in ince bileğine sarıldı ve onu annesinden ayırdı. Babası
onu sertce kenardaki boş dolabın içine soktu ve kapıyı üstünden kapattı.

Ahsen dolaba girmeden önce gördüğü son şey halı’nın ateş kapmasıydı, sonra
karanlıktı. “Bırak beni dışarı! Anne, anne, yardım et bana!”

Kapı‘ya tüm gücüyle vurdu ve ayaklarıyla açmaya çalıştı ama nafile.

“Bırak onu dışarı!” diye bağırdı Ahsen’in annesi. Ahsen annesinin şu an nasıl
göründüğünü biliyordu. Annesi güçsüz küçük elleriyle iri babasının sırtına
vuruyor olmalıydı. Ahsen kısa hayatında bu resmi kaç kere gördüğünü unutmuştu
bile.

“Anne!” diye bağırdı Ahsen dolabın içinden.

Sonunda sarhoş babası dolap’tan çekildi ve kapı açıldı. Ahsen ateş’ın yarattığı
duman’ın içine düştü. Gözleri yaşla dolmuştu, ama ateş’in kokusundan mıydı,
yoksa duygularından mı, bilmiyordu.

Babasının dolab’ın önünden çekilme sebebini şimdi anlamıştı Ahsen. Annesi
elinde onun dikkatini çekecek birşey tutuyordu (boş bira şişesi). Babası neyin
olduğunu anlayınca sinirlice elindeki şişe’yi alıp yangının içine attı.
Annesinin saçlarını tutup onu tokatladı.

Ahsen hemen yanda duran kırık bir sandalye’yi aldı iki eliyle ve tüm gücüyle
canavar’ın kafasına vurdu.

Babasının acı dolu bağırışını duydu, ama duymamazlıktan geldi ve adam’ın
kolların’ın altından girip, annesinin elini tuttu.

“Koş!” diye bağırdı annesi ve ikisi beraber küçük mutfağa koştu. Yangın oturma
odasının yarısını götürmüştü ve kısa zamanda bütün evi kaplardı.

“Orospu çocuğu!” diye bağırdı babası sinirlice ve Ahsen’in kolundan tutup geri çekti
kendisine.

“Hayır!” diye bağırdı annesinin güçsüz sesi. Adam Ahsen’in küçük omuzların’dan
tutup onu yangın’a doğru (ama tam yangın’ın içine değil) atmıştı. Küçük kız’ın
kafası masa’nın köşesine ildi ve kafasından kan aktığını hissetti. Vücudu yangın’a
o kadar yakındı ki, her yerinin yanmasını hissedebiliyordu.

Ahsen kendini yerden kaldırırken, annesi adam’ı yine atakladı. Önceden kullandığı
sandalye yangın’da yanıyordu bile. Bu yüzden kendini savunacak başka bir şey bulmalıydı.

Başka bir boş bira şişesi gördü yerde ve eline aldı. Onunla canavarın (yani öz
babasının) yanına koştu ve kafasına tüm gücüyle çarptı camı. Yangın büyüyordu.

“Ahsen! Koş!” diye bağırdı annesi ve Ahsen’ın elinden tutup onunla beraber
mutfağın arka kapısından çıkmaya çalıştı.

Ahsen annesiyle beraber koşmaya başladığında ayağında bir el hissetti. Güçlü el
ayağını şiddetle geri çekiyordu ve Ahsen yere düştü. Düştüğünde annesi’nin
elini bıraktı çünkü annesinin’de beraber sürüklenmesini istemiyordu.

Ahsen’in yüzü önde yanan yerin üstüne düştü. Tüm vücudu ter icindeydi. Birden o
büyük el yırtık tişörtünü sıkıca tuttu ve küçük kızı oturma odasına geri
sürükledi.

“Ölmeden önce seni yakacağım!” diye bağırdı babası ve 10 yaşındaki Ahsen’i iki
eliyle hava’ya kaldırıp evin nerdeyse yarısını kaplayan yangın’ın içine attı.

Ahsen’in vücudunun sol tarafı yangın’ın içine düştü ve sol yanağı babasının
önce yangın’a attığı boş bira şişesine deydi. Yanan cam Ahsen’in sol yanağını
yaktı ve Ahsen acısından bağırdı. Teni yüzülmüştü.

“Ahsen!” Hemen annesi yardımına koştu ve küçük kızı yangın’dan çıkardı.

Ahsen biraz zorlukla gözlerini açabildi ve babasının yerde yattığını gördü. Sırtında
kırık bir bira şişesi saplıydı. Annesi onu öldürmüştü! Babası ölmüştü! Babasının
ceseti Ahsen’in ayaklarının ucunda yatıyordu!

Bunu anlayınca Ahsen yanağındaki acı’yı bir saniyeliğine unuttu.

“Gidelim! Çabuk!” Annesi onu kollarından tutup ayağa kaldırdı.

Ahsen babasının ölüsüne bakmamaya çalışıyordu. Yakında yangın onuda içine alırdı.
Annesini takip etti ve şimdi yine yanağındaki acı’yı hissetti.

Şimdi nerdeyse bütün ev yanıyordu. Taban yangından yavaş yavaş yere çöküyordu.
Yakında bütün ev içine çökerdi.

Sadece bir çıkış yolu kalmıştı ve oda nerdeyse tamamen kaplıydı.

“Git!” diye emretti annesi, ve Ahsen’i arka kapı’nın küçük aralığından dışarı itmeye
çalıştı. Ahsen eğilip küçük aralıktan çıkmak zorundaydı, çünkü taban yere çökmüştü
ve sadece küçük bir çıkış yolu kalmıştı.

Ahsen annesinin elini sıkıca tuttu beraber aralık’tan çıkabilmeleri için.

Tam Ahsen evin dışarısına çıktığında tabanın tahtalarinin kırılmasını ve
annesinin bağırışını duydu. Hemen arkasına döndü ve tabanın büyük bir parçası
annesinin bacaklarının üstüne çöktüğünü gördü.

“Anne!” diye ağladı Ahsen ve annesinin elini tutarak onu ordan çıkarmaya çalıştı.
Nerdeyse çıkmıştı. Birazcık daha! Birazcık daha dayansaydı yetimhane’de onları
bekleyen Duygu’yu bulup yine mutlu bir aile olabilirlerdi!

Annesinin içindeki yaralar yüzünden kuru dudaklarının arasından kan akmaya başladı.
Vücudu dayanılmaz acı içindeydi, ama bir süre sonra hiçbirşeyi hissedemiyordu. Yetişemeyeceğini
anlamıştı.

“Ahsen! Ahsen!” hava almaya çalıştı.

“Yardım et bana, anne! Yardım et! Seni kurtarmama yardım et!” diye ağladı Ahsen
ve annesinin kollarını çekmeye devam etti.

“Ahsen! Beni dinle!” diye bağırmaya çalıştı ama boğazından zor hava giriyordu,
bu yüzden sesi kısıktı. Gözlerindeki yaşların akmasına izin veremezdi.

“Anne!” diye bağırdı Ahsen. “Azcık kaldı!”

“Beni dinle!” diye yalvardı annesi.

Ahsen umutsuz olduğunu anlayınca dizlerinin üstüne düştü yorgunluktan. Bütün
vücudu titriyordu ve yangına o kadar yakınken, yinede kendini çok soğuk
hissediyordu. Annesini çekmeyi bıraktı.

“Hayatta tek pişman olduğum şey onu daha önce terk etmemem, seni ve Duygu’yu
ondan daha önce uzaklaştırmamamdı. Ama…ama…” Hava almaya çalıştı, ama çok
zordu. Ahsen alt dudağını ısırdı ağlamamak için. Göz yaşları birer birer yanağına
düşüyordu. “Ama en azından şimdi, seni ve Duygu’yu ondan kurtarabildiğimi
bilip’te ölebilirim. Onu birdaha görmeyeceksiniz. Duygu’ya dikkat et, Ahsen.
Daha çok küçük. Ona ve kendine iyi bak.”

“Anne…” Ahsen’in kısık sesi nerdeyse duyulmuyordu. Daha fazla söyleyemedi. Sıkıca
ellerini tuttu annesinin. Yine onu çekmeyi mi deneseydi? Bu sefer çıkar mıydı?

Annesi kafasını sağdan sola çevirdi. “Benim gibi olma. Hayatı yaptığın yada
yapmadığın herşey yüzünden pişman olarak yaşama. Hayat pişman olmak için çok kısadır.
Her zaman herşeyin iyi yanına bak ve hep güçlü ol. Anne ve babam bana bunu
söylemişti: Herşeyin iyi yanına bakıp güçlü olmak, ama ben olamadım. Bu yüzden
sen bunu yapmalısın. Sen ve Duygu…”

Kendi sesi bozuldu ve ağlamaya başladı. Gözleri kızının yüzüne baktı: yüzünün
yarısı kan’la kaplıydı, döktüğü tuzlu yaşlar yanık yarasını dahada sızlatıyordu,
ve o yaşlı gözlerin ne zaman dineceğini bilmiyordu. Yangın’ın yarası çok büyük
bir iz bırakacağı şimdiden belliydi. Ama yinede onun için Ahsen dünya’nın en
güzel insanıydı. Ahsen ve Duygu.

Küçük kızını bir daha göremiceği anne’nin kalbini kırıyordu.

“Senin gibi bir kızım olduğundan gurur duyuyorum. Için, dışın, baştan sona
kadar çok güzelsin. Güçlü ve cesursun. Sevimli ve akıllısın. Hiçbir zaman değişme
ve hayatın tadını çıkar. Sen ve Duygu. Hep beraber olun, birbirinizi sevin. Ona
çok iyi bak, Ahsen.” diye ağladı. Artık hava alamıyordu. “Arkanı dön, Ahsen.
Arkanı dön ve koş. Geri’ye bakma.”

Onun görmesini istemiyordu.

“Anne,” diye ağladı Ahsen.

“Dediğimi yap,” diye son kez emretti annesi, ve hava almaya çalıştı.

“Seni seviyorum, anne. Seni seviyoruz.” diye fısıldadı güçsüz kız ve annesinin elini
son kez sıktı.

Sonra annesi ellerini onunkinden çektı ve yüzünü ondan çevirdi. Ona bakıp
yüzündeki acıyı görmesini istemiyordu. Bacaklarının yandığını hissedebiliyordu
bile. Vücudu ölüm’e bu kadar yakın olmasaydı, çok acırdı, ama ölmek üzere olduğu
için hiçbir fiziksel acı hissetmiyordu.

Ahsen yerden kalktı ve annesine sırtını döndü. Dönmek istiyordu, annesine
bakmak istiyordu. Ama annesinin emrini tutmalıydı.

Koştu, koştu ve yine koştu.

Yorgun ve güçsüz bacakları onu taşıyabildiği sürece koştu.

Ev tamamen ateş’le kaplıydı, ve içindeki herşeyi ve herkesi yaktı.

Kimse evin yandığını ertesi sabah’a kadar bulmazdı… yada belki haftalar
sonra’ya kadar. Ev küçük, yalnız ve terk edilmiş bir evdi. Dağların yakınındaydı,
ve şehir’den arabayla yarım saat uzaktaydı. Evin sahibi yoktu çünkü yıllardır
terk edilmiş boş bir evdi ailesi içeri taşındığında.

Ahsen’in babası eski evlerini kumar’da kaybetmişti, bu yüzden başka çareleri
olmadığı için bu eve taşınmak zorunda kaldılar. Yatacak bir evleri vardı ve
tefeciler onları bir süreliğine bulamazdı.

Tabi babası için daha’da iyi bir sebebi vardı: O annesiyle kavga ederken
onların gürültüsüne sinir olan komşuları yoktu.

Ama bunlardan hiç birinin artık önemi yoktu.

Ahsen bir süre sonra yavaşladı ve durdu. Evle arasında şimdi bayağı bir mesafe
vardı, ama yinede dönüp bakmadı. Zorlukla derin nefes almaya çalıştı ve
dizlerinin üstüne düştü yorgunluktan. Taşların dizlerini yaraladığının bir
önemi yoktu. Bu onun en küçük acısıydı şu an.

Sonra bütün vücudu öne düştü ve yüz üstü sert yere ildi. Sadece ağır hava alışı
onun hala hayatta olduğunu gösteriyordu.

Yavaşca bacaklarını göğsüne getirdi ve bir topa yuvarlandı soğuk taşın üstünde.
Sadece ağlamak istiyordu.

[GERI BAKIŞ –SON-]

23. Bölüm
(2. KISIM)






Ahsen derin bir
nefes aldı, ve gözleri kapalıyken yinede bir damla gözyaşı aktı gözünün kenarından.

Bu bir gelişmeydi. Bunca yıl sonra, sadece bir damla göz yaşı dökmüştü. Eskiden annesinin ölümünü hatırlayınca
hep iki çeşme ağlardı.

Dağlar’da saatlerce ağladıktan sonra, Ahsen sonunda kendini kalkıp yetimhane’ye
gitmeyi zorladı. Oraya vardığında herkes ona ne olduğunu soruyordu, ve hemen
Ahsen’in yaralarına bakan bir doktor çağırıldı, fakat Ahsen hiçbir şey söylemek
istemedi. En azından Duygu sorana kadar…

[GERI BAKIŞ]

Ahsen yetim kız çocuklarının uyuduğu oda’dan çıkıp bahçe’deki banka oturdu.
Yüzünü kaldırıp gökyüzündeki yıldızlara baktı, ama gözleri yinede hiçbir şey
görmüyordu.

Sonra yanında bir sıcaklık hissetti ve sanki yine yanıyormuş gibi oldu birden.

Hemen yanına dönüp baktığında ise küçük kardeşinin onun yanına oturduğunu
gördü. Elleri titriyordu ve ablası’nın koluna sarılmıştı.

“Abla,” dedi yedi yaşındaki kız ve ablasına üzgün gözlerle baktı.

Ahsen geri geldiğinden beri ilk defa konuşmuştu Duygu. Ablası geldiğinden beri
etrafında hep bakımcılar ve doktorlar vardı ve Duygu’ya hiç ona yaklaşma şansı
vermediler.

“Abla,” dedi yine. “Ne oldu?”

Ahsen derin bir nefes aldı ve yine yıldızlara baktı. Küçük kardeşinin saf
gözlerine bakmaya cesareti yoktu, yoksa ağlamaya başlardı. Duygu’nun önünde güçlü
görünmek istiyordu. Ablasının ağlamasını görmesini istemiyordu.

“Annemiz uzak bir yere gitti. Bir gün onu yine görürüz… Gitmeden önce bana herşeyin
iyi yanına bakmamızı ve hayatı pişman yaşamamızı söyledi. Hayat pişman olmak için
çok kısa.”

“Abla… annemiz… cennette mi?”

Ahsen gözünü şaşkınca kırptı ve küçük kardeşine döndü. Duygu ağlıyordu.
“Duygu…”

“Annemiz şimdi mutlu mu, abla? Bizimle olduğundan şimdi daha mı mutlu?” diye
sordu küçük kız ağlayarak.

Ahsen kollarını küçük kardeşinin etrafına sardı ve kafasını salladı. “Biz mutlu
olursak oda mutlu olur, Duygu. Onun mutlu olmasını istiyorsan, sende mutlu
olmalısın.”

Duygu kafasını sallayarak onayladı. “Ama… birazcık daha ağlayabilir miyim?
Bana… bana kızar mı annemiz?”

Ahsen alt dudağını ısırdı. “Hayır, hayır, kızmaz. Bu geceliğine ağlayalım,
sadece bu gece.”

[GERI BAKIŞ – SON-]

Ve bu yüzden Ahsen çok çalıştı. Annesine verdiği sözü yerine getirmek için çok çalıştı.

Duygu sözünü tutmuştu.

Ahsen tutamamıştı. Artık tutamıyordu. Annesine verdiği sözü Park Yoochun’la karşılaşınca
bozmuştu.

Annelerinin ölümünden sonra, Ahsen yetimhane’nin yardımıyla lise’yi bitirmeyi
başardı. Okula giderken yanında birde değişik işlerde çalıştı. Pis bir bar’da
bulaşıkcı yada temizlikci işini bulmak zor değildi. Bar’ın sahipleri zaten küçük
bir çocuğu seve seve çalıştırıp onu masa altında ödemeyi tercih ederlerdi, çünkü
gerçek bir işçi alsalardı yasa’ya göre daha çok para vermek zorunda kalırlardı.

Lise’den mezun olduktan sonra daha iyi işlere girmeye başladı, ve böylece
Duygu’nun üniverste ücretini yavaş yavaş biriktirmeye başlayabildi. Tabiki
yüzündeki yara yüzünden bir çok başvurusu geri çevirilmişti. Ilk geri
çevirildiğinde, Ahsen çok kırılmıştı. Çok acıyordu.

Herşeyi bırakmak istiyordu, çünkü çok yorgun’du. On sekiz yaşındaydı, ama o gün
yinede bir park’ta saklanıp ağlamıştı ilk başvurusundan sonra.

Duygu onu park’ta bulmuştu.

[GERI BAKIŞ]

Ahsen’in etrafına arkadan iki kol sarıldığında, genç kız nerdeyse korkudan
havaya uçuyordu. Ama kolların kime ait olduğunu anlayınca rahatladı. On beş yaşındaki
küçük kardeşi Duygu’ydu.

“Abla, yeter artık. Bana bırak, bende çalışabilirim…”

“Hayır.” dedi Ahsen hemen. “Okul’una konsantre olman lazım. Üniverste’ye girmen
lazım.”

“Sen on yaşındayken çalışmaya başladın! Ben on beş yaşındayım! Bu haksızlık!”
diye bağırdı Duygu ve ablası’na dahada sıkı sarılarak, çenesini omzuna koydu.

“Ben çok çalışıyorum, ama sende çok çalışıyorsun. Notların mükemmel. Sana dün
bağırdığım için özür dilerim.”

Ahsen evelsi gün Duygu’nun eve getirdiği test sonucunu gördüğünde nerdeyse ağlamıştı.
Test’te bir ‘iki’ almıştı, ve Ahsen ona bunun için bağırmıştı. Fakat küçük
kardeşinin göz yaşlarını görünce kendini odasına kilitleyip ağlamıştı. Duygu
ise oturma odasında oturup neden daha iyi yazamadığına pişmandı.

(Arkadaşlar, ben Türkiye’nin notlamasını bilmiyorum, bu yüzden Almanya’nın
notlamasına göre verdim. 1 = pek iyi, 2 = iyi)

“Benim suçumdu. Hak ediyordum. Dersime çalışmaktan bıkmıştım o yüzden… bıraktım.
Özür dilerim. Birdaha yapmam, söz.”

“Hayır, ben özür dilemeliyim. ‘Iki’ çok iyi bir not. Ben kendim bile bu kadarını
başaramazdım…”

“Çünkü sen hep çalışmakla meşgulsun.” dedi Duygu üzgünce.

Ahsen gözlerini kapattığında bir kaç göz yaşı düştü. Sonra Duygu’nun kollarını
kendinden ayırarak kardeşine döndü. “O zaman birbirimize söz verelim. Ikimizde
çok çalışcaz, tamam mı? Hiç herşeyi yarı yolda bırakma gibi düşüncelerimiz
olmicak. Herşeyi bırakmak gibi hissediyorsak kendimizi önce birbirimizle konuşcaz!”

Duygu gülümsedi ve kafasını sallayarak onayladı. “Herşeyi beraber yapcaz. Güçlü
olmalıyız, annemizin istediği gibi. Herşeyin iyi bir yanı vardır!”

Ahsen Duygu’nun annelerinin sözlerini hala hatırladığına gülümsedi. Ahsen
kendisi bile nerdeyse annesine verdiği sözü unutmuştu, çünkü hep çalışmakla meşguldu.
Iyiki Duygu vardı.

[GERI BAKIŞ – SON-]

Bu yüzden pes etmedi. Pes edemezdi.

Ahsen yetimhane’deki bakımcılara sordu ve biraz araştırdığında önemli bir şeyi
buldu: iş verenler görünüşe göre birini almama kararı veremezdi. Bu bilgiyle
bir çok işe başvurdu Ahsen ve bunu onlara söylediğinde, bazı işlere bile
girebilme şansı oldu bir kaç aylığına. Bazen şans’ta ona gülüyordu ve bazı işlere
bir lokanta’da bulaşık yıkayıcı olarak girebildi, çünkü bu işlerde sadece
mutfakta duruyordu ve kimse onu görmüyordu. Aynı zamanda, iki başka işte çalışma
imkanı buldu ve üç işte birden çalışıp iyi para kazandı ay sonunda.

Yarasıyla yaşadığı bunca sene sonra, Ahsen kötü bakan gözlere alışmıştı bile.
Zaten zamanla artık Ahsen o tür bakışlara kırılmıyordu. Coğunluklada
görmemezlikten geliyordu.

Ama kader işte, Park Yoochun’ın arabasının önüne geçmek zorundaydı. O gün düşüşünün
başlangıcıydı.

Yakışıklı şeytan’la tanıştı ve Ahsen’in öz güveni bir kaç seviye indi. Yakışıklı
şeytan’a aşık oldu ve Ahsen’in öz güven’i sıfıra düştü. Sanki bu yeterince kötü
değilmiş gibi, Ahsen bir korkak oldu. Hep duygularından kaçıp onları kalbinin
bir köşesine gömüyordu korkudan.

Artık ‘herşeyin iyi yanına’ bakamıyordu. Artık ‘hayatı pişman yaşamamasını’ beceremiyordu.

Ama Ahsen hayatının bu noktasında BIR kere cesur olmazsa, hayatı boyunca pişman
yaşayacaktı. Yeterince güçlü ve cesur olamadığına pişman olacaktı. Denemek
zorundaydı.

[GERI BAKIŞ]

Ahsen gözlerini kapattı ve anlını ovdu. “Ona neden aşık olduğumu hatırlamaya çalışıyorum.
Sinirli, kırıcı, kendini beğenmiş…”

“Gerçekten bilmiyor musun?”

“Belki yakışıklı olduğundandır.” diye başladı Ahsen. “Öyleyse iyi bir şey,
çünkü bir insan başka bir insan’a görünüşü yüzünden aşık olursa, aşkı uzun
sürmez ve hemen biter.”

“Öyleyse onun sana karşı aşkı hiç bitmez…” dedi Dongwook.

“Ne?”

“…çünkü senin nasıl göründüğünü bilmiyordu. Onun sana daha kör’ken aşık
olduğundan eminim.” diye hatırlattı Dongwook.

Ahsen bunu duyunca o kadar sok oldu ki diyecek birşey bulamadı ve çaresizce
yüzünü elleriyle kapladı.

[GERI BAKIS –SON–]

Dongwook doğru söylüyordu.

Ahsen’in bir ilişki için gerekli olan bir karakteri yokmuydu? Yoochun ona
görünüşünü bilmeden aşık olmamış mıydı?

Gerçeklerden kaçtığı için acı içindeydi Ahsen şimdi. Gerçeği karşılayıp
reddedilirse bile acı çekecekti.

Ahsen gözlerini açtı ve odasının tabanına baktı. Dirsekleriyle kendini yatağından
yukarı itti.

Ahsen ‘pişmanlık’ yerine ‘reddedilmek’ten acı çekmeyi tercih ederdi.

Denemeliydi. Şansı çok küçük olsa bile denemeliydi. Denese, pişman olmazdı.

Dongwook doğru söylüyordu.

Artik gerçeklerden kaçmak istemiyordu. Annesine verdiği sözü bozmak
istemiyordu.

Ahsen yatağından kalktı ve masasında duran şapka’yı aldı eline.

Gözleri cesaret ile doldu; yataktan
kalktı ve elindeki şapka’yı bir kenara attığı gibi, ceketini alıp ev’den çıktı.

23. Bölüm
(3. KISIM)






“Bugün mü yapcaz planı?”

“Evet, çünkü bir gün ikisinin’de dayanamicağı belli. En iyisi planımızı hemen
yapıp onları kavuşturmak.” dedi Dongwook.

Öğle yemeğini yemek yemekle değil, planı organize etmekle geçirdiler.

“Peki, öyleyse planı bir daha gözden gecçirelim.” dedi Nefise.

Duygu cebinden Dongwook’un yazdığı planın kağıdını çıkardı ve sesli okudu.

[Plan]

Şimdiki zaman: 4:31

4:35 – Jaejoong ve Duygu beraber sahte kan almaya gidiyolar, ve sonra dağlara
gidip sahne’yi hazırlıyorlar.

4:45 – Dongwook Ahsen’in evine gidip onu uyuşturup bayıltıyor. Sonra onu
arabayla dağ’daki hazır sahne’ye sürüyor (Yol yaklaşık 10 dakika sürüyor.)

4:47 – Sahne tamamen hazır olması lazım.

4:50 – Nefise Yoochun’ın evine gidip ona Ahsen’in bir kaza geçirdiğini söylicek.
Sonra iki dakika onun bunu duyunca önce biraz delirmesine izin vercek. Ondan
sonra Yoochun’ı dağlara götürcek. Yoochun’ın evin’den dağ’daki sahne’ye yaklaşık
15 dakika yol var.

[Plan Bitti]

“Tüm bölümlerin arasında bu kadar az zaman bırakmamız doğru mu acaba?” diye
sordu Nefise.

“Olur olur!” dedi Dongwook ve sırıttı. “Planlarım’ın 80%i hep oluyor!”

“20%si demek istedin galiba.” diye mırıldadı Duygu.

“Sus be!” Dongwook Duygu’nun saçını dağıttı.

“Peki, gidelim öyleyse!” dedi Jaejoong.

■■■■■
Yoochun balkon’daki
koltuk’ta oturuyordu. Dizlerini çenesinin altına kadar kaldırmıştı. Karnı
guruldadı, hiç öğle yemeği yememişti. Ama hiç içtahı yoktu.

Şu an tek yemek istediği şey biftek’ti… yanında’da portakal suyu.

Yoochun derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Son bir kaç gündür evden dışarı
çıkmıyordu, hiçbir şeyi yapcak morali yoktu. Günlerdir Micky’le ada’daki günlerini
hatırlamaya çalışıyordu. Ada’daki hatıraları karanlık içindeydi, çünkü Yoochun
o zamanlar daha kör’dü. Günlerdir o karanlık hatıralara Ahsen’in yüzünü hayal
etmeye çalışıyordu.

Yoochun yine gözlerini açtı ve koltuğun yanında duran iki şeye uzattı elini. Birisi
Micky’nin ona verdiği yunus balığı’ydı, diğeri ise bir resim.

‘Herşeyin iyi yanına bak,’ diye yazıyordu yunus balık figürünün kenarında. Bunu
Micky ona doğum günü hediyesi olarak almıştı.

Resim ise Ahsen ve Duygu’dandı.

[GERI BAKIŞ]

“Senin Micky’n esas değil. Senin
Micky’n güzel. Öyle bir insan yok. Bundan ölmeyeceğinden eminim.”

“Ahsen…” diye başladı Yoochun, ama ne diyeceğini bilmiyordu.

Ahsen üzgünce gülümsedi. Ilk defa Yoochun gerçek ismini söylemişti. Bundan önce
hiç Ahsen’le alakalı olmak istemediği için söylememişti.

Ve bundan sonra’da Ahsen’le alakalı olmayacaktı.

“Ben bittim ve sizin bana daha diyecek birşeyinizin olmadığını düşünüyorum.
Güle güle, Mr. Park.”

Ahsen derin bir nefes aldı ve tüm acı hislerini içine saklayıp gülümsemeye çalıştı.
Koltuk’tan kalktı ve kafası dik, açık yüzüyle kendi odasına girdi.

Yoochun yerin dibine batmak istiyordu. Sanki biri onu dövmüş gibi hissediyordu
ve sessizce apartman’dan çıkmak isterken, masa’nın altında bir kırık çerçeve fark
etti. Ahsen ve Dongwook dövüşürken yere düşmüş olmalıydı.

Çerçeve ve camı kırılmıştı, resim dışarı düşmüştü. Iki kardeşin resmi.

[GERI BAKIŞ –SON–]

Yoochun o resimi almıştı… yada daha doğrusu çalmıştı. Baş parmağı resim’de
Duygu’nun yüzünü elledi. Duygu gerçek Micky olsaydı, bu herşeyi daha kolaylaştırmaz
mıydı?

Ama Duygu Micky olsaydı, o zaman Yoochun ona aşık olmazdı.

Yoochun Micky’e görünüşünü bilmeden aşık olmuştu. Bu Gerçek Aşk’tı, öyle değil
mi?

Yoochun tüm hayatı boyunca Gerçek Aşk’ı aramıştı. Para önemliydi, güç
önemliydi, ama sonunda, en önemli olan şey Aşk’tı.

Park Yoochun’ın böyle aşk acısı çekeceğini kim bilirdi?

Micky’i şimdi bıraksaydı, o zaman hiçbir zaman Gerçek Aşk’ı bulamazdı.

Gerçek Aşk.

Gerçek Aşk.

Gerçek Aşk kapı’yı çalmazdı, değil mi? Gerçek Aşk bulunup yakalanmak ister, değil
mi? Yakalanıp saklanmak, sevilmek, okşanmak ister. Gerçek Aşk hayat’ın
hazine’siydi.

Micky hazine’ydi, Gerçek Aşk’tı. Değil mi?

Filmlerde, insanlar hep Gerçek Aşk olsun, gerisi önemsiz derdi. Görünüşün önemi
yoktu, öyle değil mi?

Bunu anlamak için sadece bir yol vardı. Ve Yoochun bir yunus balığı figürü ve
hatıralar’la yaşamaktan bıkmıştı. Bir yunus balığı figürü ve hatıralar ‘Mutlu-Son‘
değildi.

Onu güldüren, onu üzen, onu seven, onu delirten gerçek insanı istiyordu.
Yoochun ada’da Micky’nin ona hep ters cevap verdiğini ve gıcık davrandığını hatırladı…
ve gülümsedi.

Şu an tek istediği şey Micky’i görmekti. Hiçbir şeye artık önem veremiyecek
kadar yorgundu.

Yoochun figürü ve resimi koltuğa geri koydu ve odasın’dan çıkıp aşağı koştu.

Evin kapısını hızlıca açtı, hemen Micky’e kavuşmak için, ama önündeki insanı
görünce taş gibi kaldı yerinde.

Gerçek Aşk hakikaten kapı’yı çalıyormuş, çünkü önünde duruyordu. Gerçek Aşkı.

“Micky…” diye mırıldadı Yoochun. “Şey, yani, Ahsen…”

Ahsen önünde duruyordu, elleri’ni arkasında saklıyordu, çünkü heyecan’dan
titriyordu. Sesini güçlü tutmaya çalıştı konuşurken, ama sesi’de titredi. “Geçen
sefer sadece ben konuştum ve sana konuşma fırsatı vermedim. Şimdi konuşma
imkanın var, ama doğruyu söylemek gerekirse, senden sadece bir söz duymak
istiyorum.“

“Ne?” diye sordu Yoochun.
Simdi Ahsen’i önünde bulunca yine karnı ağrımaya başladı. Ahsen’in yarasına
bakmamaya çalışıyordu, ama Ahsen’de zaten ona bakmıyordu.

“B-bana bir ‘evet’ yada ‘hayır’ lazım. Bir cevap istiyorum. Beni… hala seviyor
musun?”

‘Hala’.

Yoochun son günlerdeki sersemliğini aklına getirdi. Derin bir nefes aldı ve bu
kadar korkak olduğu için içinden kendini tokatlamak geldi.

“Evet.”

Ahsen biraz gülümsedi ve Yoochun’ın gözleri Ahsen’in dudakların’da kaldı. O
dudakları bir kere öpmüştü, değil mi? Bir kaza’ydı, ama yinede bir öpücüktü.

“Yürüyüşe çıkmak ister misin?”

Bu sözleri Yoochun’ı şaşırttı. “Ne?”

“Park’ta… bir yürüyüş?” diye denedi Ahsen.

Yoochun sonunda Ahsen’in bir şapka taşımadığını fark etti, ama saçları hala
yüzünün büyük bir parçasını kaplıyordu.

“P…peki,” diye mırıldadı Yoochun.

Ahsen yine gülümsedi ve Yoochun’ın kalbi sanki bir takla attı ve çok hızlı
atmaya başladı birden.

Yoochun hemen üzerini değiştirmek için yukarı kendi odasına koştu. Bir kaç kıyafet
denedikten sonra nihayet bir set bulabildi. Ahsen aşağıda bekliyordu.

“Hazırım,” dedi Yoochun on dakika sonra. Oturma odasındaki saat 4:31
gösteriyordu.

“Evin yakınlarında bir park var. Oraya gidelim,” dedi Ahsen.

Ahsen’in ne yapmak istediğini hala anlamamıştı, ama yinede dediklerini yaptı.

Beraber ev’den çıkıp park’a doğru yol aldılar. Yoochun Ahsen’in bir şapka taşımadığını
fark etmesini bekliyordu, ama Ahsen hiç şapka’dan bahsetmedi. Sessizce yan yana
yürüyorlardı.

“…N-Nasılsın?” diye konu açmaya çalıştı Yoochun. Gözleri etrafına bakıyordu.’

“Berbat,” dedi Ahsen, sanki hava’dan su’dan konuşur gibi. Yoochun’ın etrafa
bakan gözlerini fark etti ve park’a doğru biraz daha çabuk yürüdü. Park’ta
onları çok insan görebilirdi.

Yoochun cevabını duyunca gözlerini kırptı şaşkınca ve yüzünü Ahsen’e çevirdi,
başka insanların bakışlarını unutarak. “Berbat mı?”

“Evet,” dedi Ahsen. Şimdi böyle Yoochun’la beraber yürürken kendini Yoochun’ın
kapısına vurmak üzereki halinden daha rahat hissediyordu.

Aklında üç cümle uçuşup duruyordu: ‘Herşeyin iyi yanına bak’, ‘Hayat pişman
olmak için çok kısadır’, ve ‘Park Yoochun hala beni seviyor.’

“Neden? Yani, sen dememiş miydin…?”

“Yalan söyledim. Sana hala aşığım. Nedenini bilmesemde.”

Yoochun yürüyen ayaklarına baktı ve ne diyeceğini şaştı. “Aşk anlatılamaz.”

“Evet, bazı başka şeyler gibi.” diye derin bir nefes aldı Ahsen. Mesela neden
görünüşün bu kadar önemli olmas.

Etrafta çocukların gülüşmesi Yoochun’ın ilgisini çekti ve etrafına bakınca
park’ın tam ortasında olduklarını anladı. Insalar Ahsen’e bakıyordu.

Ama Ahsen’in umrunda değil gibi görünüyordu. Yürümeye devam etti, yolunda
herkese gülümseyerek. Bazıları Ahsen’in gülümsemesini kendi içten
gülümsemeleriyle cevapladılar, bazıları rahatsız bir gülümseme gösterdi… bazıları
ise çocuklarını alıp diğer tarafa yürüdü.

Yoochun’ın kalbi yine korku ve pişmanlık’la doldu. Sonra birden Ahsen elini
tuttu.

Yoochun’ın vücudu taş gibi oldu, ağzı açık kaldı ve yüzünü eğip birleşik
ellerine baktı şaşkınca. Sonra yine Ahsen’e baktı. Ahsen sanki hiçbirşey olmamış
gibi çok doğal ve rahat bir şekilde yürüyüşe devam ediyordu.

Ama Yoochun biliyordu. Biliyordu. Ahsen dışarı doğru rahat ve sakin
görünüyordu, ama içinde şu an fırtınalar esıyordu ve Yoochun’ın elini geri çekmesini
bekliyordu. Içinde deliriyordu, ama dışında çok sakin’di.

Yoochun elini geri çekmeyi bir an bile düşündügü için kendini dövmek istiyordu.
Derin bir nefes aldı ve kendine Gerçek Aşk’ın başka insanların ne düşündüğünden
daha önemli olduğunu söyledi.

“Seni anlıyorum. Zamana ihtiyacın var. Ne kadar uzun sürerse sürsün, bize bir şans
verirsen, seni seve seve beklerim.” dedi Ahsen gülümseyerek. Elini Yoochun’in
elinden çekmeye hazırlanıyordu.

Yoochun Ahsen’in elinin onun elin’den ayrılmasına izin verdi ve birden kendini
bomboş hissetti. Ne zamandan beri böyle küçük bir hareket Park Yoochun’ın
kalbini bu kadar etkiliyordu?

“Ben aptal’ın tekiyim. Yine görebildiğim halde, hala kör’üm.” diye güldü
Yoochun acı bir şekilde. Sonra Ahsen’e baktı, “Çok uzun sürmem, söz veriyorum.“

Ahsen durdu ve Yoochun’a döndü. “Teşekkür ederim.” dedi sevinçlice.

“Hayır, asıl ben sana bana geldiğin için teşekkür etmelıyım. Ben korkağın
tekiyim, ve benim sana gelmem çok daha uzun sürerdi…”

“Önemli değil,” dedi Ahsen ve gülümsemesi sırıtmaya dönüştü. Park Yoochun demin
kendine ‘korkak‘ demişti, bu Yoochun’a göre normal değildi, çünkü Yoochun kendini
kötülemeyi sevmeyen bir insandı. Aynı kimse’den özür dilemesini sevmediği gibi.

“Neden herşey senin için ‘önemli değil’?” diye sordu Yoochun ve başını yana eğdi.
Ahsen bu küçük hareketi çok tatlı buldu, ama Yoochun’ın bunu bilmesini istemediğini
düşündü.

“Annem hep ‘Hayat pişman olmak için çok kısa’ derdi. Bana ‘Herşeyin iyi yanına
bak’masını o öğretti. Bu iki cümleyi kendi kendime tekrarlarsam, sonunda her
kötü şey ‘önemli değil’ oluyor, çünkü üstesinden gelebilceğimi biliyorum.” dedi
Ahsen ve ileride bir yaşlı çift’e baktı. Adam Ahsen’in yarasına bakıyordu, ve
kadın ona çantasıyla kafasına vurdu saygısız davranmaması için.

“Yani ‘Herşeyin iyi yanına bak’ ordan mı geliyor?” diye sordu Yoochun.

“Evet, hepsi annemin suçu.” diye gülümsedi Ahsen annesini hatırladığında. Sonra
yüzündeki gülümseme silindi ve Ahsen ciddi’ce Yoochun’a baktı. “Kimse bizim
birbirimizin kaderı olduğunu söyleyemez. Kimse bizim o çift gibi beraber yaşlancağımızı
bilemez. Ama hayatımızın bu noktasında, birbirimize aşık oldugumuz belli. Belki
bu ilişkimizin mutlu bir sonu olmaz… ama yinede denemek istiyorum. En azından,
denersem, o zaman pişman olmam.”

“Gerçekten birbirimizin kaderi olmadığımızı… yada bir gün ayrılacağımızın
mümkün olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu Yoochun üzgünce.

“Herkes bir ilişkiye ‘mutlu son’ olacağı umuduyla başlar ve sonsuza kadar
beraber kalcaklarını düşünür, ama bunu kimse garantileyemez. Iki insan
birbirine çok aşık olabilir, ama hayatta bazı şeyler onları’da ayırabilir.”

“Haklısın…” Yoochun Ahsen’in doğru sözlerine üzüldü.

“Bakalım biz ne kadar süreceğiz. Şu an’dan itibaren, biz bir çiftiz, saat tam…”
diyerek Ahsen kolundaki saate baktı. “…4:40’ta.”

Yoochun’da kendi saatine baktı ve Ahsen’e gülümseyerek baktı. “Tamam.”

“Devam yürümek ister misin? Yada eve gidip dinlenebilirsin. Iyi uyku almamışa
benziyorsun. Senin bayılmanı istemem.”

Yoochun etrafına bakındı. Hala bazı insanlar bakıyordu. Yoochun aklında iki
cümle’yi tekrarladı. ‘Herşeyin iyi yanına bak’ ve ‘Hayat pişman olmak için çok kısa.’
Derin bir nefes aldı ve Ahsen’e baktı. “Yürümeye devam edelim.”

Ahsen gülümsedi ve sevinçten hava’ya uçmamakta zor tutuyordu kendini. “Tamam!
Park’ın öbür yanınada dondurma satan bir adam var. Hadi gidelim!”

Ahsen koşmaya başladi ve Yoochun peşine takıldı. “Ya! Yürüyelim diyordun, neden
koşuyoruz?”

“Bütün dondurmalar biterse, koşmadığımız’a pişman olcaksın ama!” diye güldü
Ahsen.

“Beni bekle! Iyi uyku alamadım, sana yetişemiyorum!”

“Bu ne biçim bir sebep! Hadi koş!” Ahsen koşmaya devam ederken Yoochun’ın en
sevdiği dondurma tadını hatırlamaya çalıştı.

Sonra birden Yoochun’ın telefonu çaldı ve telefonu almak için yavaşladı.

Ahsen önden koşuyordu, ve Yoochun şimdi taştan bir pınar’ın yanında duruyordu.
Yoochun koşan Ahsen’e baktığında fark etmeden alt dudağını şişirdi. Ahsen onun
yerine dondurma’yı tercih ediyordu. Ama yinede onun dondurmacı’ya koşması
Yoochun’ı sevindirdi.

“Umarım bu iyidir…” diye mırıldadı Yoochun, telefonunda kimin onu aradığını
görünce. Nefise Ahsen’le arasındaki tatlı anı bozuyordu.

“Yoochun! Ben evinin önündeyim şu an! Dışarı çık, seni Ahsen’e götüreyim!” diye
bağırdı Nefise’nin sesi telefon’a.

“Beni Ahsen’e götürmek mi?” diye sordu Yoochun. Gözleri iki dondurma’yı ödeyen
Ahsen’e bakıyordu. Sadece bir kaç adım ilerideydi.

“Evet! Dağlar’da bir kaza geçirdi, ölmek üzere şu an, çok kan kaybediyor! Oraya
gitmelisin, çabuk!”

Yoochun bir kaşını şaşkınca kaldırdı. Ne ölmek üzeresi? Elinde iki dondurmalı
ona doğru koşan Ahsen çok canlı görünüyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder