8. Bölüm
Ahsen gözlerini açtığında
bir çocuk gibi bağırdı. Yoochun…
şey… Mr. Park, yatağının kenarında oturuyordu! Ahsen’in üzerinde normal bir
pijama vardı ve adam kördü, ama yinede yorganı burnuna kadar çekme gereği
duydu. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!” diye bağırdı.
“Seni uyurken dinlemek istedim. Çok hafiften horladığını biliyor musun?”
“Hayır, ben horlamıyorum! Bu oda’nın yolunu nasıl buldunuz?”
“Duvara tutunarak geldim. Kapı’dan senin yatağına doğru yürümek daha zordu, ama
sen ayı gibi uyuyorsun. Yolda bir kaç şeyi devirdiğimde bile uyanmadın.”
“Saat 5e kadar uyumadım,” dedi Ahsen ve çalar saatine baktı. “Saat şimdi daha
7!“
Mr. Park onu duymamazlıktan geldi ve yüzünü açık pencereden gelen rüzgara çevirdi.
“Jaejoong bazı hastalarının benim gibi çok kafa ağrısıyla daha iyileştiğini
söyledi. Umarım bende onlar gibi şanslı olabilirim.”
Ahsen üzgünce yere baktı. Mr. Park şanslı çıkarsa, Ahsen şanssız olacaktı.
Bu ev’den, bu ada’dan, bu adamın hayatın’dan bir an önce gitmeliydi… yoksa
hapis’e düşerdi.
Yakışıklı şeytan’ı terketmeyi düşünmek bile Ahsen’i çok üzüyordu. Giderse,
kalbi bu kadar acıyı çekebilcek miydi?
Bu ama önemli değildi. Gitmek zorundaydı. Yoochun’ın yüzünü görmesini istemiyordu.
Gitmeden önce ama onun için özel birşey yapmak istiyordu.
“Mr. Park…”
“Yoochun,” diye düzeltti Mr. Park.
Ahsen derin bir nefes aldı; bu yakınlaşmak için doğru bir zaman değildi. “Iş
verenlerime soy isimleriyle itab etmek istiyorum, Mr. Park.”
Mr. Park üzgünce baktı. “Ben ama arkadaşlarımın bana Yoochun diye seslenmesini
istiyorum.”
‘Arkadaş’ kötüydü. ‘Bakıcı’dan dahada kötüydü.
‘Arkadaş’ ama ‘Sevgili’den daha iyiydi… zaten ‘Sevgili’ hiç mümkün değildi
tabii.
Ahsen iki ismi’de söylememeye karar verdi bundan sonra. “Bu akşam biftek ister
misiniz?”
Mr. Park konu’nun değişmesine pek sevinmedi, ama biftek lafını duyunca yinede
burnunu kıvırdı. “Sen mi yapcaksın?”
“Bu sefer iyi olcak, söz veriyorum.”
Yoochun sevinçlice gülümsedi. “Verdiğin sözleri tutar mısın, fare?”
“Micky.”
“Fare.”
Ahsen bir nefes aldı. “Tabiki.”
“Öyleyse bana gözlerimin açıldığında burda olcağına söz verir misin?” diye
sordu Yoochun ve Ahsen’e umut dolu gülümsedi.
Ahsen ağzını açtı ama hiç bir şey söyleyemedi. Fark etmeden yatağın öbür yanına
uzaklaştı Mr. Park’tan. Sanki Yoochun onun hareketini hissetmiş gibi elini ona
doğru uzattı, ama Ahsen daha’da uzaklaştı.
“Neden bana
söz veremiyorsun?” diye sordu. Üzgün ve sinirli görünüyordu.
Ahsen ağlamak istiyordu, ama güçlü olmalıydı. Gideceği güne kadar güçlü olmalıydı…
yakın’da gitmeliydi.
“Malzemeleri almak için şehir’e gitmeliyim. Sanırım son biftek yapma deneyişimde
dolap’taki tüm etleri bitirdim.” diye çabukca konuştu aklına gelen herşeyi.
Konu’yu değiştirmek istiyordu. Yorganı üzerinden attı ve yatak’tan kalkarak kapı’ya
doğru yürüdü.
“Micky!” diye bağırdı Mr. Park. “Bu sabah belki gözlerim açılır’da seni uyurken
görebilirim diye oda’na geldim. Aslında nefesinin sesini takip edip yüzünü
elleyebilir… hissedebilirdim, ama yapmadım! Sana karşı saygım var, bu yüzden
yapmadım. Şimdi sana soruyorum: Gözlerim açıldığında burda olacağına söz verebilir
misin?”
Ahsen kapı’nin kulbunu sıkıca tuttu. Sonra üzgünce fısıldadı, “Hayır… çünkü söz
verince tutmak zorundayım. Size söz veremem.”
Bu sözü tutamazdı.
■■■■■
Ahsen eve geri geldiğinde elindeki torbaları düşürmemeye çalışıyordu. Işıklar
kapalıydı ve Mr. Park televızyon yada radyosuz oturma odasında oturuyordu
öylece. Ahsen televizyonun kumandasının nerde olduğunu bildiğini biliyordu.
Neden öyleyse hiç birşey yapmadan oturuyordu orda?
Torbaları yemek masasına koydu ve ışıkları açtı. Sonra Mr. Park’ın sessizce
oturduğu koltuğa gitti. “Iyi misiniz?”
“Saat kaç?” diye sordu Mr. Park. Ciddi sesi Ahseni korkutuyordu.
Ahsen saat’e baktı. “Yedi.”
“Sana bu sabah aynı soruyu sorduğumda 10 demiştin.” aynı ciddi sesle cevap
verdi. Sonra birden yüksek sesle bağırdı. “DOKUZ saattir nerdesin sen?!”
Ahsen onun sinirli tavırlarından bıkmıştı. Son günlerini onun sinirli haliyle
geçirmek istemiyordu.
“Gidiş ve
dönüş zaten altı saat sürüyor. Bütün günü şehir’de geçirdiysem ne olmuş? Size
bu gün izin alabilir miyim diye sordum ve siz tamam dediniz! Izinli günümde ne
yaptığım sizi ilgilendirmez!”
Mr. Park şaşkınca baktı. Sonra kafasını eğip fısıldadı, “Özür dilerim.”
Ahsen’in siniri hemen gitti.
Mr. Park’ın özür dilemesini sevmediğini hatırladı.
“Ah, hayır, benim suçumdu. Sizi aramalıydım, ama… telefonum kırıldı.”
Mr. Park birşey söyleyecek gibi ağzını açtı, ama sonra yine kapattı. Ne
söyleyeceğini bilmiyordu. Sonunda konuştu. “Ben… başına birşey geldi diye
korktum ve… hislerimi sadece sinirli bir şekilde anlatabiliyorum…”
Ahsen’in kalbi eridi. Mr. Park gururlu bir egoist’ti, ama Ahsen’e karşı yanlışlarını
kabul ediyordu. “Olsun. Bence yavaş yavaş iyi olmaya başlıyorsunuz.”
Mr. Park’ın
dudaklarına küçük bir gülümseme geldi ve elini cebine soktu. “Benim telefonumu
al, en azından sen dışarı çıkınca sana ulaşabileyim.”
“Hayır, zahmet etmeyin.” dedi Ahsen.
“Benim bundan başka kullanabilceğim iki telefonum daha var. Bu telefonu…” dedi ve üzgünce gülümsedi. “Bu
telefonu kız arkadaşım ve benim için özel yaptırdım. Hep işim yüzünden ona hiç
zaman ayırmadığım için bana kızıyordu. Bu yüzden ikimizde aynı telefondan aldık.
İçinde sadece birbirimizin numarası var. O kendi telefonunu atmıştır bile, bu
yüzden bunu kimse aramaz herhalde.”
“Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.” diye denedi Ahsen yine. Kız arkadaşın’ı
kıskanıyordu.
“Sen gittikten sonra, benim için almanı istediğim birşey vardı, ama seni
arayamadım. Bunu alırsan hep ulaşabilirim sana.”
Daha pratik olurdu. Gittiğinde geri verirdi.
Ahsen iş vereninin elinden telefonu aldı. “Teşekkür ederim.”
Mr. Park ona yine yakışıklı gülümsemelerinden birini verdi. Sonra tatlıca
sordu, “Akşam yemeği ne zaman?”
Ahsen onun tatlılığına güldü. “Hemen yapmaya başlıyorum; hatta ‘Mükemmel bir
Biftek Nasıl Yapılır?’ diye bir yemek kitabı bile aldım!”
“O zaman çabuk ol! Çok acıktım!”
“Öğle yemeğini yemediniz mi? Hepsini masa’ya koymuştum sizin için. Isıtmanıza’da
gerek yoktu.”
“Içtahım yoktu.”
“Neden?” diye sordu. Bunu konuşurken
aklına küçük kardeşi Duygu ve en iyi arkadaşı Dongwook’a hep yemeği yemelerini
söylediğini hatırladı.
“Sen yokken boğazımdan lokma geçmedi.”
Ahsen şok oldu. Sanki Ahsen’in ona karşı hissettiklerini test ediyormus gibi
konuşuyordu Yoochun.
“Şey… ben bifteği hazırlamaya gidiyim hemen.”
Hemen mutfağa koştu ve Yoochun’ı oturma odasında bıraktı.
Ahsen gözlerini açtığında
bir çocuk gibi bağırdı. Yoochun…
şey… Mr. Park, yatağının kenarında oturuyordu! Ahsen’in üzerinde normal bir
pijama vardı ve adam kördü, ama yinede yorganı burnuna kadar çekme gereği
duydu. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!” diye bağırdı.
“Seni uyurken dinlemek istedim. Çok hafiften horladığını biliyor musun?”
“Hayır, ben horlamıyorum! Bu oda’nın yolunu nasıl buldunuz?”
“Duvara tutunarak geldim. Kapı’dan senin yatağına doğru yürümek daha zordu, ama
sen ayı gibi uyuyorsun. Yolda bir kaç şeyi devirdiğimde bile uyanmadın.”
“Saat 5e kadar uyumadım,” dedi Ahsen ve çalar saatine baktı. “Saat şimdi daha
7!“
Mr. Park onu duymamazlıktan geldi ve yüzünü açık pencereden gelen rüzgara çevirdi.
“Jaejoong bazı hastalarının benim gibi çok kafa ağrısıyla daha iyileştiğini
söyledi. Umarım bende onlar gibi şanslı olabilirim.”
Ahsen üzgünce yere baktı. Mr. Park şanslı çıkarsa, Ahsen şanssız olacaktı.
Bu ev’den, bu ada’dan, bu adamın hayatın’dan bir an önce gitmeliydi… yoksa
hapis’e düşerdi.
Yakışıklı şeytan’ı terketmeyi düşünmek bile Ahsen’i çok üzüyordu. Giderse,
kalbi bu kadar acıyı çekebilcek miydi?
Bu ama önemli değildi. Gitmek zorundaydı. Yoochun’ın yüzünü görmesini istemiyordu.
Gitmeden önce ama onun için özel birşey yapmak istiyordu.
“Mr. Park…”
“Yoochun,” diye düzeltti Mr. Park.
Ahsen derin bir nefes aldı; bu yakınlaşmak için doğru bir zaman değildi. “Iş
verenlerime soy isimleriyle itab etmek istiyorum, Mr. Park.”
Mr. Park üzgünce baktı. “Ben ama arkadaşlarımın bana Yoochun diye seslenmesini
istiyorum.”
‘Arkadaş’ kötüydü. ‘Bakıcı’dan dahada kötüydü.
‘Arkadaş’ ama ‘Sevgili’den daha iyiydi… zaten ‘Sevgili’ hiç mümkün değildi
tabii.
Ahsen iki ismi’de söylememeye karar verdi bundan sonra. “Bu akşam biftek ister
misiniz?”
Mr. Park konu’nun değişmesine pek sevinmedi, ama biftek lafını duyunca yinede
burnunu kıvırdı. “Sen mi yapcaksın?”
“Bu sefer iyi olcak, söz veriyorum.”
Yoochun sevinçlice gülümsedi. “Verdiğin sözleri tutar mısın, fare?”
“Micky.”
“Fare.”
Ahsen bir nefes aldı. “Tabiki.”
“Öyleyse bana gözlerimin açıldığında burda olcağına söz verir misin?” diye
sordu Yoochun ve Ahsen’e umut dolu gülümsedi.
Ahsen ağzını açtı ama hiç bir şey söyleyemedi. Fark etmeden yatağın öbür yanına
uzaklaştı Mr. Park’tan. Sanki Yoochun onun hareketini hissetmiş gibi elini ona
doğru uzattı, ama Ahsen daha’da uzaklaştı.
“Neden bana
söz veremiyorsun?” diye sordu. Üzgün ve sinirli görünüyordu.
Ahsen ağlamak istiyordu, ama güçlü olmalıydı. Gideceği güne kadar güçlü olmalıydı…
yakın’da gitmeliydi.
“Malzemeleri almak için şehir’e gitmeliyim. Sanırım son biftek yapma deneyişimde
dolap’taki tüm etleri bitirdim.” diye çabukca konuştu aklına gelen herşeyi.
Konu’yu değiştirmek istiyordu. Yorganı üzerinden attı ve yatak’tan kalkarak kapı’ya
doğru yürüdü.
“Micky!” diye bağırdı Mr. Park. “Bu sabah belki gözlerim açılır’da seni uyurken
görebilirim diye oda’na geldim. Aslında nefesinin sesini takip edip yüzünü
elleyebilir… hissedebilirdim, ama yapmadım! Sana karşı saygım var, bu yüzden
yapmadım. Şimdi sana soruyorum: Gözlerim açıldığında burda olacağına söz verebilir
misin?”
Ahsen kapı’nin kulbunu sıkıca tuttu. Sonra üzgünce fısıldadı, “Hayır… çünkü söz
verince tutmak zorundayım. Size söz veremem.”
Bu sözü tutamazdı.
■■■■■
Ahsen eve geri geldiğinde elindeki torbaları düşürmemeye çalışıyordu. Işıklar
kapalıydı ve Mr. Park televızyon yada radyosuz oturma odasında oturuyordu
öylece. Ahsen televizyonun kumandasının nerde olduğunu bildiğini biliyordu.
Neden öyleyse hiç birşey yapmadan oturuyordu orda?
Torbaları yemek masasına koydu ve ışıkları açtı. Sonra Mr. Park’ın sessizce
oturduğu koltuğa gitti. “Iyi misiniz?”
“Saat kaç?” diye sordu Mr. Park. Ciddi sesi Ahseni korkutuyordu.
Ahsen saat’e baktı. “Yedi.”
“Sana bu sabah aynı soruyu sorduğumda 10 demiştin.” aynı ciddi sesle cevap
verdi. Sonra birden yüksek sesle bağırdı. “DOKUZ saattir nerdesin sen?!”
Ahsen onun sinirli tavırlarından bıkmıştı. Son günlerini onun sinirli haliyle
geçirmek istemiyordu.
“Gidiş ve
dönüş zaten altı saat sürüyor. Bütün günü şehir’de geçirdiysem ne olmuş? Size
bu gün izin alabilir miyim diye sordum ve siz tamam dediniz! Izinli günümde ne
yaptığım sizi ilgilendirmez!”
Mr. Park şaşkınca baktı. Sonra kafasını eğip fısıldadı, “Özür dilerim.”
Ahsen’in siniri hemen gitti.
Mr. Park’ın özür dilemesini sevmediğini hatırladı.
“Ah, hayır, benim suçumdu. Sizi aramalıydım, ama… telefonum kırıldı.”
Mr. Park birşey söyleyecek gibi ağzını açtı, ama sonra yine kapattı. Ne
söyleyeceğini bilmiyordu. Sonunda konuştu. “Ben… başına birşey geldi diye
korktum ve… hislerimi sadece sinirli bir şekilde anlatabiliyorum…”
Ahsen’in kalbi eridi. Mr. Park gururlu bir egoist’ti, ama Ahsen’e karşı yanlışlarını
kabul ediyordu. “Olsun. Bence yavaş yavaş iyi olmaya başlıyorsunuz.”
Mr. Park’ın
dudaklarına küçük bir gülümseme geldi ve elini cebine soktu. “Benim telefonumu
al, en azından sen dışarı çıkınca sana ulaşabileyim.”
“Hayır, zahmet etmeyin.” dedi Ahsen.
“Benim bundan başka kullanabilceğim iki telefonum daha var. Bu telefonu…” dedi ve üzgünce gülümsedi. “Bu
telefonu kız arkadaşım ve benim için özel yaptırdım. Hep işim yüzünden ona hiç
zaman ayırmadığım için bana kızıyordu. Bu yüzden ikimizde aynı telefondan aldık.
İçinde sadece birbirimizin numarası var. O kendi telefonunu atmıştır bile, bu
yüzden bunu kimse aramaz herhalde.”
“Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.” diye denedi Ahsen yine. Kız arkadaşın’ı
kıskanıyordu.
“Sen gittikten sonra, benim için almanı istediğim birşey vardı, ama seni
arayamadım. Bunu alırsan hep ulaşabilirim sana.”
Daha pratik olurdu. Gittiğinde geri verirdi.
Ahsen iş vereninin elinden telefonu aldı. “Teşekkür ederim.”
Mr. Park ona yine yakışıklı gülümsemelerinden birini verdi. Sonra tatlıca
sordu, “Akşam yemeği ne zaman?”
Ahsen onun tatlılığına güldü. “Hemen yapmaya başlıyorum; hatta ‘Mükemmel bir
Biftek Nasıl Yapılır?’ diye bir yemek kitabı bile aldım!”
“O zaman çabuk ol! Çok acıktım!”
“Öğle yemeğini yemediniz mi? Hepsini masa’ya koymuştum sizin için. Isıtmanıza’da
gerek yoktu.”
“Içtahım yoktu.”
“Neden?” diye sordu. Bunu konuşurken
aklına küçük kardeşi Duygu ve en iyi arkadaşı Dongwook’a hep yemeği yemelerini
söylediğini hatırladı.
“Sen yokken boğazımdan lokma geçmedi.”
Ahsen şok oldu. Sanki Ahsen’in ona karşı hissettiklerini test ediyormus gibi
konuşuyordu Yoochun.
“Şey… ben bifteği hazırlamaya gidiyim hemen.”
Hemen mutfağa koştu ve Yoochun’ı oturma odasında bıraktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder